Beni bu havalar mahvetti demiş ya Orhan Veli; beni de bir öyle, bir böyle olup da hiçbir şey olmamış gibi bu yoluna devam etmeler mahvetti.
Adı lazım değil bir köşe yazarı, Kürtlere özgürlükten dem vurduktan sonra, gözümün içine baka baka, "Kürtlere yapılan haksızlık bana yapılsaydı ben de dağa çıkardım" kıvamında konuşunca şaştım kaldım.
Yahu kardeşim sen nerde ne zaman nasıl böyle "oldun" demedim.
Daha dün denebilecek kadar kısa süre önce, "Kürt sorunundan" bahsedenleri bile "vatan haini" ilan eden sen değil miydin diye de sormadım.
Lafını sakınan biri değilim ama yine de bu kadar "coşmuş" bir insan evladını utandırmaktan utandım.
Söz konusu garabet sadece o köşe yazarına özgü bir husus da değildir.
Öcalan"a dün gül verenler "Kürt meselesini" demokratik vasatta çözmek isteyenlere bugün rahatlıkla "vatan haini" diyebiliyor.
Nasıl bir maluliyettir bu!
Adamın biri çıkıp hem Hrant Dink"in katilleri bulunsun diye haykırıyor, hem Veli Küçük"e özgürlük istiyor.
Bir yandan demokrasiden özgürlükten dem vurup, bir yandan Silivri güzellemeleri yapan Kılıçdaroğlu da bu tiplerden maalesef çok farklı değil.
Bu tuhaf halin kitleselleştiğini müşahede ettiğimiz zamanlar da oldu.
Mesela, Susurluk kazasından sonra devletin kirli çamaşırları ortaya saçılınca, "Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık" eylemeleri yapıldı.
Binlerce kişi iştirak etti bu eyleme.
Hemen ardından 28 Şubat süreci olanca karanlığıyla Türkiye"ye musallat olunca ne oldu peki?
Yani…
"Topyekûn savaş" veya "Gerekirse silah bile kullanırız" manşetlerine, Sincan"da tankların yürütülmesine, "Demokrasiye balans ayarı yaptık" ifadesine "bir dakika karanlık" eylemi yapanlar nasıl tepki gösterdi?
İçlerinden pek azı hariç bu kepazelikleri alkışlamadılar mı?
Dahası, 28 Şubat postmodern darbesinin en aktif sosyolojik unsurlarına şappadak dönüşmediler mi?
Hadi lafın düzünü edelim: "Bu defa silahsız kuvvetler halletsin" şeklindeki garnizon çıktısı "buyruğun" en asil muhatapları olmadılar mı?
"Zihinsel kırılma" sanırım bazı zihinlerde hiçbir zaman yaşanmıyor.
Dün aldığı pozisyona taban tabana zıt bir pozisyon aldığı halde hiçbir farklılık hissetmeyen, dün söylediğiyle bugün söylediği arasında yüz seksen derece fark olduğu halde zerre miskali tashih gereği duymadan yoluna devem eden o kadar çok insan evladı var ki!
Geçen gün Müjdat Gezen "Durup dururken insanların dağa çıkması, durup dururken insanların gırtlaklarını Meclis binasının içinde yırtarak konuşmaları sanki bir haksızlığa uğramışlar gibi görünmüyor mu? Bana öyle görünüyor. Ortada bir haksızlık varmış gibi görünüyor.." demez mi!
Eskiler bu gibi durumlarda "hangi dağda kurt öldü" derlerdi.
Yahu senin "haksızlık" dediğin şeyin kaynağı, o aydınlanmacı felsefeniz, ulus devlet yaratma azminiz, İttihatçı halaskâranlığınız değil mi?..
Akan kan dursun diye dağa çık deselermiş, anında dağa çıkar, oradakilere konuşurmuş.
Bir de böyle diyor.
Müjdat Gezen dağa çıkarken bari Yılmaz Özdil"i de yanına alsa.
Bence çok faydası olur.
Büyük düşünür olarak gördüğü Yılmaz Özdil, dağdakilerle iletişim kurmasında müthiş katkı sağlar. (Zaten Yılmaz Özdil de büyük sanatçı olarak görüyor onu. Geçenlerde Mustafa Kemal Paşa"yı konu alan 1881 oyununu yere göğe sığdıramamıştı.)
En azından, iletişim için şive yapma yeteneğini konuşturur.
Vaktiyle Ahmet Türk"ün Türkçesiyle alay etmek için Bekir Coşkun"la yarışmıştı. Bekir Coşkun "pırt mento, beşbeken " derken, Yılmaz Özdil de "töplümsel süreç" diye alay etmişti hani.
Başlıklar :

