Öyle yazarlar tanıyorum ki, onlardan bazılarının kitaplarını okuyunca hem kendilerini takdir etme ihtiyacını duyuyorum, hem de eserlerini başkalarına da tavsiye ediyorum. Esefle ifade edeyim ki, yine bunlardan bir kısmını yakından tanıyınca, kendisiyle yakınlık kurulamayacağını anlıyorum ve bir bakıma hayâl kırıklığına uğruyorum.
Hiç şüpheniz olmasın ki, böyle şahsiyetiyle ve eserleriyle tezat teşkil etmeyen, olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan değerli kalem erbabı da var. İşte bu özelliğe sahip değerlerimizden biri de merhum Mehmed Niyazi Bey’di. Onun böyle “zülcenâheyn” bir kimse olduğunu kendisini yakından tanıyanlar ve eserlerinden istifade edenler, her zaman, her yerde itiraf ediyorlar.
Mehmed Niyazi Bey, velûd bir yazar olduğu kadar da tam bir sohbet üstadıydı. Ben her ne kadar bu rahmetli ağabeyimizin Marmara Kıraathanesi’ndeki sohbetlerini dinleme bahtiyarlığına eremediysem de bir başka Marmaratör olan rahmetli üstadımız Ziya Nur Aksun’un devlethanesindeki konuşmalardan çok istifade ettim. Bir grup arkadaşla ve bazı büyük zatlarla evinde buluşur, tadına doyum olmayan sohbetleri biz de tadına doymayarak dinlerdik.
Eskilerin sık kullandıkları iki kelime, daha doğrusu iki kelimeden oluşan iki söz vardı ki; biri “mîr-i kelâm”, diğeri de “meclis-ârâ” idi. Mîr-i kelâm; güzel, düzgün ve zarâfetle konuşan kimse anlamına geliyordu, meclis-ârâ da böyle güzel güzel yaptığı sohbetlerle bulunduğu meclisi süsleyen kimse demekti. Mehmed Niyazi merhum da bu iki özelliğe sahip olduğu için Ziya Nur Bey’in evinde yaptığı tarih ve edebiyat sohbetleriyle mekânın ziyasını ve nûrunu daha da ziyâdeleştiriyordu. Daha başka mahfillerde de aynı üslûp güzelliğiyle dinleyicilerinin gönüllerini hoş ediyordu.
Mehmed Niyazi Özdemir, özünden söylediği sözlerle demiri bile yumuşatıyordu. Ben şahsen Muzaffer Ozak, Ali İhsan Yurt, Mehmed Serhan Tayşi, Mehmed Niyazi gibi “sühenverân”ın ölümleriyle birlikte sohbetlerinden de mahrum kaldığım için kendimi yetim kabul ediyorum.
Niçin hatırlatmayalım, Niyazi Bey’in son derece takdire şâyân meziyetlerinden biri de vefâkâr olmasıydı. Câmiamızın diğer önemli isimlerinden biri olan Hilmi Oflaz’ı unutturmamak için her yıl, anma toplantıları düzenliyordu. Ne yazık ki, Niyazi Bey’in de vefatıyla bu güzel gelenek de sona ermiş oldu. Biz de böylece bazı hizmetlerin, yine bazı kimselerle kâim olduğunu bir kere daha hatırlamış olduk.
Mevzuyu biraz daraltarak söyleyecek olursak, benim “Cumhuriyet Devrinde Bir Osmanlı Akıncısı-Zaptiye Ahmed” adıyla bir eser kaleme almama sebep olan da yine merhum ağabeyimiz Mehmed Niyazi Özdemir’dir. Geçen gün Üsküdar sahaflarından birinin dükkânında rafları karıştırırken rahmetlinin “Var Olmak Kavgası” isimli kitabıyla karşılaştım.
Daha ilk iki sayfasını çevirip de “Ahmed Yücel (Zaptiye Ahmed), günahların benim olsun aziz kardeşim!” cümlesini görünce çok heyecanlandım. Ve adı geçen bu romanının kahramanlarından biri olan Zaptiye Ahmed’e duyduğu hayranlığa, bir kere daha hayran oldum. Bende var mı, yok mu diye hiç düşünmeden hemen alışımın diğer bir sebebi de kitabın imzalı oluşuydu. Merhum ağabeyimiz, 6/9/2009’da bir hanıma imzalamış, o hanım da vefasızlık gösterip kitabı elden çıkarmış. Yazıklar olsun!
Zaptiye Ahmed hakkında, Niyazi Bey’den öğrendiğim bilgiler gittikçe çoğalınca, ben de onunla ilgili bir yazı hazırlama merakına kapıldım. Kaleme aldığım ve hayli uzun olan bu yazıyı “Meçhul Meşhurlar” adıyla hazırlamakta olduğum kitaba koymayı düşünüyordum. Suya atılan bir taşın meydana getirdiği dâirevi dalgaların gittikçe büyümesi gibi, bu konuda elde ettiğim malzeme, daha doğrusu merhumu tanıyıp da hayatta olanların hatıraları da büyük bir yekûn tutunca mecburen müstakil bir kitap olarak hazırladım. Adını da -yukarıda da belirttiğim gibi- “Cumhuriyet Devrinde Bir Osmanlı Akıncısı-Zaptiye Ahmed” koydum. Kitapta Zaptiye’nin kız kardeşi Nûriye Uğur Akın Hanımefendi ve Mehmed Niyazi Özdemir başta olmak üzere, Özer Ravanoğlu, Ahmet Nuri Yüksel, Nevzat Kösoğlu, Mahir İz, Galip Erdem, Prof. Âsaf Âtaseven, Hekimoğlu İsmail, M. Şevket Eygi, Ergun Göze, Münevver Ayaşlı gibi isimlerin yanı sıra diğer bir takım kalem erbabının da hatıraları yer alıyor.
Zaptiye Ahmed’in nasıl mübarek ve mücahid bir genç olduğunun okuyucularımız tarafından daha iyi anlaşılması için onun sadece cenaze merasiminden bahsetmekle yetineceğim.
18 Temmuz 1969 tarihli Bizim Anadolu gazetesinde bu vefat haberi şöyle veriliyor:
“Edebiyat Fakültesi’ni bitirmek üzere iken yakalandığı bir amansız hastalıktan kurtulamayarak önceki gün Çapa Hastahanesi’nde gözlerini hayata yuman idealist ve mücadeleci gençlerimizden Ahmed Yücel, dün çok sayıdaki arkadaşının kolları arasında toprağa verildi.
Öğle namazını müteâkip Beyazıt Camii Başimamı Abdurrahman Gürses’in kıldırdığı cenaze namazında ve kendisini mezara kadar uğurlayanlar arasında
Milliyetçiler Derneği, K. Mücadele Derneği, Adalet Partisi Gençlik Kolları, Milliyetçi Hareket Partisi Gençlik Kolları, Ülkü Ocakları mensuplarından başka, Prof. Necmeddin Erbakan, Prof. Selçuk Özçelik, Prof. Mustafa Köseoğlu, Doç. Salih Tuğ, İstanbul Müftüsü Fikri Yavuz, Ahmet Kabaklı, Emin Saraç Hoca, ayrıca birçok din âlimi ve kendisini tanıyan ve seven kalabalık bir topluluk bulunmuştur.
Ahmed Yücel›in âilesine, efrâdına başsağlığı, arkadaşlarına sabır, kendisine de Allah’tan rahmet ve mağfiret dileriz. Ahmed’in ve hepimizin üstadı Mâhir İz Hocamızın, Yücel’in mezarı başında Emin Saraç Hoca tarafından okunan hitabesi şöyle:
Âh Ahmed’im!
Şimdi Tercüman'ın sayfalarını çevirdim.
Gözlerime inanamıyorum. Beynimden vurulmuşa döndüm. Üstüme dağ mı yıkıldı ne? Hareketsiz kaldım. Gözyaşlarım dinmiyor genç mücahidim! Bu ne erken muhâceret? Sen ki ele avuca sığmayan mücessem bir kor, hayır bir yanardağ, hakikat kahramanı, zulmün yılmayan hasmı! Sen genç gönüldaşlarını ne çabuk terk ettin? Kendini bildin bileli faziletlerin peşinden koştun ve ona inananları birlikte koşturdun. İnanmış gençliğin sönmek bilmeyen ateşpâresi! Hâlik’ım seni îman hamuru ile yoğurmuş. Rûhun her cûş ve hurûş bir velvele-i fezâil inancını haykırdığın zaman en ölü ruhlar bir Rüstem-i Hamiyet olur. Şimdi şu satırları yazarken hâlâ gözlerime inanamıyorum. Bu ne umulmayan felâket, bu ne beklenmeyen acı; neden bizi bu kadar yaktın? Bilir misin, işte burası da hayatımızın acı tarafı!
Gençlerimizin arasında da senin gibi nevvâre-i meşhamet (çok parlak, çok nurlu bir şehamet) kendini pek seyrek gösteriyor. Fakat senin rûhun, devrin inanmış gençliğine önder olacak, onu ulvî hedeflere çok kısa zamanda götürecek. Senin unutulmayacak varlığın müsterih olsun. Cennet mekânındır. Muhteşem kabrin ise, seni seven ve yolunda giden herkesin kalbidir.
Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasına müstağrak ol aziz oğlum!”
Bu yazının başlığı aslında “Mehmed Niyazi Bey ve Bir Kitabın Hikâyesi” olacaktı. Son bölümünde de basımı için yaşadığım zorlukları, karşılaştığım vefasızlıkları da anlatacaktım. Lâkin bu “teessürnâme”yi de ilâve için yerim kalmadı. Ne diyelim, bunda da bir hayır vardır.

