O günü unutmayacağım. O günü unutmayayım diye sanki bütün İstanbul için sayfalarını selin aldığı bir hatıra defteri açılmıştı.
Atakan’a magnolya ısmarladığım gün… Bana ait olmayan bir hayatın içinden o andan itibaren çıkmakta olduğumu henüz bilmiyordum.
Atakan endişe ile bana viral olan videoyu gösterdi. Kızmamı bekliyordu muhtemelen. Esasında kızardım. Ama ne oldu da bana ait olmayan bir hayatı seyreder gibi o videodaki adam ile empati kurarak, ona biraz üzülerek, ama daha çok şefkat göstererek içimden “Bu da geçer ya hu!” dedim?
O videodaki adam ben değilmişim de benimle aynı ismi taşıyan, benimkine benzer hayat yaşamış bir adammış gibi onu zihnime aldım, zihnimde teselli ettim. Ben, benim hayatıma paralel hayat yaşamış olanı teselli ederken “dalgalandım da duruldum” kıvamına yavaş yavaş gelişimi o an hissetmedim.
Çok sonra, günler sonra “neydim, ne oldum” bahsine çalışırken hatırladım o günü, o anı. Neydim ne oldum bahsi bir sınava hazırlanır gibi çalışılmalıdır. Ne vakittir ben bunu terk etmiştim. İçim dalgasız bir deniz idi. Gökyüzünden düşen ışıklar ile iyice şeffaflaşan bir deniz.
Başka zaman olsa “Ateş denizinden geçmeye çalışan mumdan gemilere binmiş bir yolcu idim” derdim belki de. Demedim. Beklediğim bir şey varmış da o beklediğime kavuşamadığım süre içinde içimdeki boşlukların derinleşeceğinden, o boşlukların içine düşüp de bir daha kalkamamaktan duyduğum korku ve kaygı içinde pürtelaş iken... İşte nihayet beklenenin geldiğine, korkulacak da pek bir şey olmadığına ikna olmuş vaziyetteydim.
Korkulacak bir şey yokmuş. Eşi evi terk etmiş, sözleşmesi yenilenmemiş, üstüne üstlük bir de tazminat talep edilen bir hoca iken şimdi de çıktığı televizyon programından kesilmiş bir sahne ile Türkiye’nin diline düşmüş, hayatı yağmalanan bir adamdım. Öyle mi Ahmet Hoca! Men dakka dukka. Çalma kapıyı, çalarlar kapını. O vakitler ben kendimi görmez bir âdem imişim meğer.
İnsan kendini görürse hasar aldığı yeri tamir edebilir, kirlenen yerini yıkayabilir, kırılan yerini sarabilir, eksilen yerini tamam etmeye uğraşır, tamam olmayacak kadar eksildiğini fark ederse o vakit eksikliğini idrak etmiş olmanın şükrüyle topallayışından zevk alacak kıvama dahi gelebilir.
O zaman bunları bilmiyordum. Ama bütün bunları hissedeyim diye içime bir yaygı yayıldığını, silkelenen hayat ağacımın nimetlerinin bu yaygıya düşeceğini, benim de onlardan tek bir taneyi ziyan etmeden yerine yerleştirmem gerektiğini idrak etmem için ince ince hazır ediliyormuşum sanki. Tülden bir cibinliğin içinde, dünya ile arama koyduğum mesafe ile, bir müddet sonra olacakların hazırlığını hissediş basamağındaydım sanki.
Tersinden başlayan bir seferin içindeydim. Bir vakit arka arka gideceğimi ama sonra arka nedir, ön nedir, sağ nedir, sol nedir bilmeyeceğimi, bütün yönlerin, bütün zeminlerin pek de önemli olmayacağını nihayet idrak edecekmişim gibi geçip gittim. Nereden geçtim, nereye gittim bilmiyorum. Sadece geçip gittiğimi, evvel olanları ardımda bıraktığımı, muhal olanlardan mesul olmadığımı biliyordum.
O gün, kendi hayatımdan firar ettiğim gün... O gün firar demiştim ama sonraki zamanlarda bunun bir firar olmadığını, varılacak menzil için en kestirme yola itilivermiş olduğumu hissedecek, sonra bu his, etrafımda tecelli eden sahneler ile bilgiye dönüşecekti.
Atakan, beni meşgul etmek için anlatmaması gerektiğini düşündüğü her şeyi rüşvet gibi ya da ağlayan çocuğu sevindirecek şekeri sunar gibi önüme serdi. Apartman ahalisini, Nedim Hoca’nın yayınladığı İngilizce makaleleri, gün doğumu seanslarında yaşananları, yaşananlardan çıkarılan makaleleri...
Hiç şaşırmadan ve artık Nedim ile ilgili olumlu ya da olumsuz hiçbir haber ile ilgilenmeden, onun nihayet kavuşmak istediği başarıya kavuşmuş olmasını bütün kalbimle kutlamaya hazır hâle gelişimden memnun, “dalgalandım da duruldum” faslında sükûttaydım. İçim, dışım ve bütün kâinat ile beraber hem sükûtta hem huzurdaydım.
Memnuniyetim yüzümden okunuyor olmalıydı ki Atakan yeni şekerlemeler vermek için zihninin bütün ceplerini yokladı. Bir şey bulamamanın telaşı ile “İsterseniz bize gidelim” dedi. “Herkes çok sevinir.”
Atakan’ın “bize gidelim” teklifi bende çok başka bir davetin kapısını açtı. Yıllardır gitmediğim Beyazıt’ta, Süleymaniye’nin arka sokaklarında gezinmeye karar verdim. Yol boyunca Atakan konuşmaya, beni teselli etmeye çalıştı. O sıra kendimi kapattığımı, dünyaya sağır olduğumu zannediyordum. Değilmişim. Bana rağmen kaydeden kalp, kaydetmiş olanı biteni.
Sanki randevum Süleymaniye’de imiş gibi Marmaray’dan Yenikapı’da inip Atakan’a “İyi günler” dedim. Sonra Hacı Osman Metrosu’na bindim. Vezneciler’de indim. Ben buraya yüz yıl önce mi gelmiştim? Kendimi zamanda ileriye atılmış gibi hissettim. Herkes ve her şey yabancıydı. Bir zamanlar Yüreğinin Götürdüğü Yere Git diyen yüzbinlerce satmış, sade suya tirit bir roman vardı. Yazarın adı neydi? İtalyan’dı, kadındı. Kadının adı neydi?
Okuyan, okumayan herkesin dilinde dolaşır olmuştu: “Yüreğinin götürdüğü yere git.”
Küresel romanın ayak seslerinin giderek artacağı, hiç kimsenin kendisi olarak kalamayacağı, yayıncıların daima başka bir ismi örnek vererek “Şunun gibi yaz” diye kitap sipariş ettiği yıllar…
90’lı yılların ortası mıydı?
Adı uzun, kendi kısa romanlar dönemi henüz başlamıştı. Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım.
Başka bir zaman olsa 90’ları ince ince hatırlamaya çalışırdım. Hafızam beni siyasi tartışmalara, felaketlere, birinciliklere, başarılara götürürdü.
Refah Partisi seçimden birinci parti çıktı diye fakültede yapılan tartışmalar… “Ya onlardansın ya bizden” denilerek iki tarafın da kapılarının yüzüme çarpıldığı demler.
1995 yazında Nedim Hoca’nın Isparta’daki ailesi sel felaketine maruz kalınca Vera günlerce Nedim Hoca’nın eşini teselli etmeye çalışmıştı. Ne tuhaf! Ölenler için değil, sel felaketinden kurtulup gelenleri yatıracak yer bulamadığı için söylenen Müdire Hanım’ı teselli etmek için seferber olmak… Nedim Hoca karısından Müdire Hanım diye bahsederdi. Müdire Hanım’ın adının Nedime olduğunu yıllar sonra ansızın öğrenmek...
Vera 74 kişinin sele kapılıp hayatını kaybetmesinden ziyade felaketin 13 Temmuz’da oluşuna odaklanmıştı. 74 can... O zamanlar ölenlerin hikâyeleri zihinlere uğrardı. Rakamların içinde hapis kalmazdı. Nedim Hoca en çok beşiği ile sele sürüklenen yeğeni için ağlamıştı.
Ortak hikâyenin felaketler üzerinden yazılmaya bile yetmediği zamanlara gelindiğini henüz bilmiyorduk. Tasada ve kıvançta birlik olamadığımızın farkında değildik.
O zamanlar çaycımız Şaban idi. Şaban’ın Dinarlı olduğunu Dinar Depremi’nden sonra öğrenmiştik.
“Zaman bundan sonra 95’ten önce 95’ten sonra diye ikiye ayrılacaktır” dediğim Kasım 1995’te, İzmir Sel Felaketi’nde 65 kişinin hayatını kaybetmesinden sonra Vera’nın İzmir’de yaşayan bir halası olduğunu öğrenmiştim. Sonra halasının kışları Vera’nın yanında geçirmeye başlaması ve benim kendimi magazin dünyasının tam ortasında buluşum…
Yeşim Palandüz’ün Dünya Güzellik Kraliçesi seçilmesi bile Meşkure Hala’yı “yakından” ilgilendiriyordu. “Ben gençliğimde bundan çok daha güzeldim” diye başlıyor, anlattıkça anlatıyordu. Gördüğünün görümcesi yatılı misafirimizin gelişiyle birlikte Vera’yla aramızdaki mesafenin gittikçe açıldığını o zaman neden fark etmemiştim?
Onlar hala yeğen birbirini meşgul ediyor, akşamlar bana kalıyor diye mi? İkinci bir televizyonu o zaman almıştık. Biz başka dünyaların insanıyız faslı o zaman mı başlamıştı? Daha önce birbirimizin tercihlerine her zaman saygı gösteremesek de...
Mahalledeki kasetçiye doldurtulan Abdullah Yüce şarkıları… Meşkure Hanım’ın eli yüzü düzgün meyhane arayışları… “Yaşamak mümkün mü acaba sensiz?”

