Mescid-i Aksâ, İslâm düşüncesinde bir mekân olmaktan çok daha fazlasıdır; tevhidin yeryüzündeki istikametidir, nübüvvet zincirinin birleştiği noktadır, ümmetin medeniyet yürüyü-şünün kalb-i mücellâsıdır.
MESCİD-İ AKSÂ: KUDSÎ MERKEZ
Kur’ân’ın “çevresini mübarek kıldığımız” diye haber verdiği bu mekân, yalnızca ibadet edilen bir yapı değil, düşüncenin, varlığın ve istikametin kendisine yöneldiği kudsî merkezdir. İslâm düşüncesi, tarih boyunca kendisini bu merkez etrafında kurmuş, sonra bu merkez kırılmış, büyük yara almış ama sonunda ve yeniden inşa etmiştir.
İsrâ Sûresi’nin ilk âyeti, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya yapılan gece yolculuğunu haber verirken, yalnızca bir mucizeyi değil, İslâm düşüncesinin coğrafi ve ontolojik haritasını da çizer.
Mekke’den Kudüs’e uzanan bu yolculuk, âfâk’taki (ufuklardaki, dış dünyadaki) yürüyüştür; Mescid-i Aksâ’dan başlayan mi‘rac ise enfüs’teki (nefsin içindeki) yükseliştir.
Birincisi, ümmeti dışarıya; ikincisi içeriye çağırır. Mescid-i Aksâ hem inancımızın (tevhidin) hem de medeniyet yolculuğumuzun (istikametimizin) temelidir.
Burada âfâk ile enfüs, dünya ile ahiret, dış ile iç, beden ile ruh, zâhir ile bâtın, geçmiş peygamberlerle son peygamber buluşur.
Mekke tanıma, Medine tanımlama, Kudüs tamamlama çabasıdır.
Resûlullah’ın (sav) burada bütün peygamberlere imam olması, İslâm düşüncesinin “tevhidî süreklilik” iddiasının en güçlü ifadesidir: Düşünce, bir kopuş değil, bir devamlılıktır.
Hadis-i şeriflerde Mescid-i Aksâ’nın, Mescid-i Haram’dan sonra yeryüzünde inşa edilen ikinci mabed olarak zikredilmesi de aynı sürekliliği işaret eder.
Kâbe ile arasında kırk yıllık bir süre olduğu rivayeti, zamanı sıkıştırır ve mekânı birleştirir.
İslâm düşüncesi için Aksâ, “uzak” görünse de aslında en yakındır; çünkü o, ilk kıbledir.
Hicretin ardından yaklaşık on altı-on yedi ay boyunca ümmetin namazı oraya yönelmiştir.
Bu yöneliş, yalnızca coğrafi bir tercih değil, düşüncenin ilk istikametidir.
MEKKE: CELÂL + MEDİNE: CEMÂL= KUDÜS: KEMÂL
Kâbe’ye dönülmeden önce Aksâ’ya dönülmesi, İslâm’ın kendi varlığını önceki vahyin üzerine bina ettiğini, onu inkâr etmediğini, tamamladığını gösterir.
Düşünce burada “inkâr” değil, “tahkik” ve “istikmal” olarak kurulur.
Mekke, Allah-u Teâlâ’nın Celâl sıfatının, Medine, Cemâl sıfatının, Kudüs ise Kemâl sıfatının mazhargâhı, tecellîgâhıdır.
Mescid-i Aksâ, aynı zamanda medeniyetin yurdudur. Bunu şöyle formüle etmiştim: Kudüs, “Mekke’nin umudu, Medine’nin ufku, medeniyetin yurdu”dur.
Burada peygamberler yalnızca din tebliğ etmemiş, hüküm sürmüş, adalet tesis etmiş, mabed inşa etmiştir.
Hz. Davud’un planladığı, Hz. Süleyman’ın inşa ettiği mabed, İslâm düşüncesinde “iktidar” ile “kudsiyet”in, “adalet” ile “ibadet”in birbirinden ayrılmadığı bir tecrübenin adıdır.
Osman-lı’nın Kudüs’e gösterdiği özen, Emevîler’in Kubbetü’s-Sahra’yı ve Mescid-i Aksâ’yı yeniden inşa etmesi, bu düşüncenin mekâna yansımasıdır.
Medeniyet, düşüncenin taşa, tahtaya, kubbeye ve minareye bürünmesidir.
AKSÂ: PUSULA
Aksâ’sız bir İslâm medeniyeti tasavvuru eksiktir; çünkü orası, ümmetin “istikamet”ini kaybettiği her dönemde yeniden hatırlaması gereken pusuladır.
Bugün Mescid-i Aksâ’nın işgal altında oluşu, yalnızca siyasî bir mesele değil, İslâm düşüncesinin kendi merkezinden koparılma teşebbüsüdür.
Bir düşünce, kendi kutsal mekânını, kendi kıblesini, kendi peygamberler meclisini kaybettiğinde, istikametini de kaybeder.
Modernite, ümmeti âfâk’tan enfüs’e mekândan soyutlamaya, kıbleden koparmaya çalışmıştır.
Aksâ ise bu soyutlamaya karşı duran somut hakikattir, yıkılmaz akîdevî sütundur.
Onun etrafında dönen mücadele, yalnızca toprak mücadelesi değil, düşüncenin kendi kudsiyetini yeniden talep etme mücadelesidir.
Gazze’de yaşananlar, Kudüs’ün ruhaniyetinin bugünkü tecellisidir; daha önce de çokça vurguladığım gibi, “Gazze bizi kurtaracak, biz Gazze’yi değil.”
Çünkü düşünce, acı çektiği yerden fışkırır; çileyle, çilesini büyüterek yükselir, meyve verir. Medeniyet, aşkla büyütülen büyük rüyalar ve bu büyük rüyaları hayata geçirmek için çekilen zorlu çileler üzerine bina edilir. Çile üzerine bina edilen büyük fikirlerin eseri olmayan medeniyetler, zamanın esiri olurlar, çabuk çökerler, kolayca tarihten silinir giderler.
İslâm düşüncesi, Mescid-i Aksâ’yı yalnızca “üçüncü harem” olarak zihnimize kazımakla yetinemez.
Onu, tevhidin sürekliliğinin, medeniyetin istikametinin ve ümmetin kendini yeniden-kurma, yeniden-inşa imkânının merkezi olarak yeniden düşünmek zorundadır.
Aksâ, geçmişin hatırası değil, geleceğin ufkudur.
Oraya zihnen yönelmek, yalnızca kıbleye yönelmek değil, düşüncenin kendi aslına, asliyetine, kendi kudsiyetine, kendi medeniyet yürüyüşüne yönelmesidir.
Bu yöneliş gerçekleşmeden, ne düşünce dirilir, ne de medeniyet yeniden kurulur.
Vesselâm.

