Üç yıl önce bir restoranda yediğiniz, parasını ödediğiniz yemeğin “hesabı” bugün önünüze gelir mi?
Gelebilir. Hem de o yemekle hiç alakası olmayan bir mesele yüzünden.
Nasıl mı? Anlatayım…
Bir gün o masada oturanlardan biri bambaşka bir sebeple haber olur. Misal bir skandala karışır. İşte o eski yemek fotoğrafı ertesi sabah dolaşıma girer. Bununla da kalmaz, “Ne alaka” demeye fırsat bulamadan imalı soruların muhatabı olursunuz: “O masadakiler kim? Bakın şimdi neredeler? Hesabı kim ödemişti?”
Hatta o fotoğraf, üç yıl önce “Süper ortam, afiyet olsun” yorumunu bırakanlar için bile kocaman bir soru işaretine dönüşebilir.
Yazdıklarım hayal ürünü değil. Oldu, oluyor ve olmaya devam edecek.
Birkaç hafta önce “Çorba sıcakken içilir” yazısında nasıl bir gösteriş toplumuna dönüştüğümüzü anlatmaya çalışmıştım. Geçen akşam dostlarla sohbet ederken, kamuoyu önünde, mahallenin, semtin öznesi olmanın aslında ağır bedelleri olduğuna değindik. Bu yazıda da
gösterişin, yani var olmanın bedelini
konuşmak istiyorum.Sahnede olmak, önde olmak, tanınmak, okunmak, konuşulmak... Günümüzde bunların her birinin bir getirisi var.
Sosyal medyadaki takipçi sayısı artık azımsanmayacak bir sermayeye dönüştü
. Dizilerdeki oyuncular dahi etkileşim gücüne göre seçiliyor. Çok takipçi yeni kapılar açıyor, önemli buluşmaların davetiyesi oluyor, meclislerde söz dinletiyor. Reklam anlaşmalarına, iş tekliflerine, hatta siyasi makamlara da yön verebiliyor.Ancak sosyal medyada arz-ı endam eden, “Ben de buradayım” diyen herkesin durduğu
bu vitrinin camı iki taraflı
. Yani dışarısı da içeriyi izliyor. Doğasında kazan-kazan ilişkisi var.Bu meseleyi altı asır önce İbn Haldun, Mukaddime’de mağlubun, galibin kılık kıyafetini, inancını ve âdetlerini taklide daima meyilli olması üzerinden ele almıştı. Çünkü insan, kendisine galip gelende bir kemal vehmeder ve onun rızasını kazanmaya çalışır. Aslında bu bir
rıza üretimidir.
İtalyan Marksist düşünür Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri’nde egemen sınıfların toplumu yalnızca zorla değil, rıza üreterek yönettiğini anlatır ve buna “hegemonya” adını verir. Amerikalı gazeteci Walter Lippmann 1922’de bu rızanın “imal edilebileceğini” yazar. Halkla ilişkilerin babası sayılan Edward Bernays, yirmi beş yıl sonra “rızanın mühendisliği” tanımını yapar. Edward Herman ile Noam Chomsky ise Rızanın İmalatı’nda bu üretimin medya eliyle nasıl yapıldığını anlatır.Düne kadar gazeteler, televizyonlar ve reklam ajanslarıyla işletilen bu sistem, bugün algoritmaların eline geçti. Üstelik kimse bizi zorlamadı. Ancak büyük bir yanılgının da esiri olduk.
Neyi izleyeceğimizi veya neleri beğeneceğimizi, işlevi artık daha çok ekran kaydırmak olan işaret parmağımızın seçtiğini sanıyoruz
. Fikirlerden tüketim alışkanlıklarına, yaşam tarzlarının görünürlüğünden değerlerin yok edilmesine kadar sessiz bir kabullenme yaşıyoruz.Camın arkasında veya önünde… Kimse kimseye “Neden bakıyorsun?” diyemiyor. Dahası,
“Neden bakmıyorsun?” sorusu bir dayatmaya dönüşüyor.
Haliyle sabaha karşı üçte evimize, odamıza girenlere, çocuğumuzun oyuncaklarına kadar bakanlara karışamayız. Çünkü kapıyı açık bırakan, perdeleri çekmeyen, “Bakın, burada da şuyumuz var” diyen bizleriz.İşte bu ödünler, var olmanın, yani vitrinde kalabilmenin bedelidir.
Bu bedelin en ağır tarafı ise itiraz hakkının olmamasıdır.
Var isek, vitrinde isek “Özel hayatıma karışmayın” diyemeyiz. Çünkü o kapıyı ilk açan biziz. Soframızı, tatilimizi, arabamızı, daha anne karnındayken bebeğimizi, evimizin salonunu ve nice özelimizi kalabalıklara biz gösterdik. Seyirciyi camın kenarına biz çağırdık.
Bakın, izleyin ve etkileşim verin. Bunun için de “Ne derseniz deyin” dedik. Videoları “Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?” sorusuyla bitirmek,
para kazandırdığı kadar itibar kaybını da göze almaktı
aslında.Ya sonrası?
Tam burada aklıma bir kıssa geldi.
Halife Hz. Ömer, bir savaşın ardından ganimetleri taksim eder. Herkese bir parça da kumaş düşer. Hz. Ömer birkaç gün sonra, üzerinde o kumaştan dikilmiş bir elbiseyle cemaate hitap etmek için minbere çıkar.
“Ey müminler! Beni dinleyin ve bana uyun” der. Arka saflardan bir itiraz yükselir:
“Ey müminlerin emiri! Seni dinlemiyorum, sana itaat de etmiyorum! Çünkü sen Allah’ın ve Resul’ünün yolundan gitmiyorsun!”
Halife, “Neden?” diye sorar.
İtiraz eden zat şöyle konuşur:
“Ganimet taksiminde hiçbirimize elbise diktirecek kadar kumaş düşmediği halde, görüyorum ki sen o kumaştan fazla almış, bir elbise yaptırmışsın!”
Hz. Ömer, hemen cemaatin arasındaki oğlu Abdullah’a işaret eder. Halifenin evladı kalkıp durumu izah eder. Kumaşlar dağıtıldıktan sonra babasına “Bu kumaş tek başına ne benim ne de senin işine yarar. Ben hakkımı sana vereyim de kendine güzel bir elbise yaptır” demiş, Hz. Ömer de kabul etmiştir. İşte o elbise, iki hissenin kumaşından dikilmiştir.
Gözler biraz önce Halife’yi ikaz eden zata çevrilir. Tekrar ayağa kalkar: “Şimdi konuş ey müminlerin emiri! Dinliyor ve sana itaat ediyorum.”
Bu kumaş hikâyesi, Hz. Ömer’in devleti yönetirken gösterdiği adalete, şeffaflığa ve halka hesap verme iradesine örnek olarak meclislerde anlatılır, kitaplarda aktarılır. Ancak elbisenin hesabını verme biçiminde günümüze dair bir incelik daha var. Hz. Ömer minberin ne olduğunu gayet tabii biliyordu. Kalabalığın önüne çıkan, gelecek soruları da peşinen kabul etmiştir. Çünkü
o minbere çıkmak, sorgulanmayı da göze almaktır
. Üstelik Halife Ömer, o elbisenin hesabının sorulacağını da biliyordu.Dönelim şimdiye… Bizler halife değiliz, Hz. Ömer hiç değiliz. Ama
ceplerimizde birer minber taşıyoruz.
Herkes, her gün, istediği kadar oraya çıkıyor. Üstelik bir sorumluluğumuz da yok. Çoğumuz alkış için orada saatler geçiriyoruz.Oysa orada olmanın bedellerini hesaba katmıyoruz. Biri mutlaka elbisemizi nereden bulduğumuzu, yıllar önceki yemeği, masamızdakileri soruyor. Ya da en azından merak ediyor.
Peygamber Efendimizin uyarısı da bu sebeple asırları aşıp bugüne ulaşıyor: “Kim dünyada şöhret elbisesi giyerse, Allah da kıyamet gününde ona zillet elbisesi giydirir.” (Ebû Dâvûd, Libâs 5; İbn Mâce, Libâs 24)
Bakın, bu çok ağır değil mi? Üstelik
sosyal medya hesaplarımız, kıyamet gününe kalmadan zilletimize dönüşmeye başladı bile.
Peki ne yapmalı? Vitrinden tamamen mi çekilmeli?
Açıkçası bu soruya verebileceğim bir yanıt yok.
Hz. Ömer gibi, kendi yerine ikna edici savunma yapacak bir Abdullah’ı olan varsa,
minber onun hakkıdır. Sosyal medya şöhretinin, sözü milyonlara ulaşan bir hatip olmanın, söylediğiyle yaşadığı arasında kalmanın riskini taşımayanlar ancak onlardır.
Geri kalanlar, yani bizler, ciddi bir risk altında değil miyiz?
