
Rahmetli Erbakan Hoca yetmişli yıllarda hükümet ortağı olduğunda devlet kapıları ilk kez İslamcılara da açılmaya başlamış ve pek çok değerli insan resmi görevler almıştı. Bununla birlikte, biz de varız, bize de bir görev, anlamında yakınmalar da başlamıştı. O zamanlar böyle talepleri yatıştırmak için şöyle deniyordu: Bizde görev istenmez, verilir. Yani İslamcılığın gereği budur algısı yerleştiriliyordu. Samimi müslümanlar da bunu kabullenmişti.
Bunu söylerken dayandıkları delil Hz. Peygamber"in bir sözü idi. O bir gün kendisinden yöneticilik görevi (emirlik) isteyen Abdurrahman bin Semura"ya demişti ki:
"Abdurrahman, sen yöneticilik isteme. Çünkü böyle bir görevi isteyerek alırsan onunla baş başa bırakılırsın, ama sana istemeden verilirse Allah"ın desteğini bulursun".
Bu genel geçer bir kural mıydı, yoksa Abdurrahman"a özel bir durum mu idi? Kuranı Kerim"de anlatılan bir olay ikincisinin olduğuna işaret ediyor:
Mısır"da Hz. Yusuf"un suçsuzluğu anlaşılıp hapis dönemi bitince kral onu çağırıp artık kendisinin özel adamı olduğunu söylemişti. O da kraldan şöyle bir talepte bulunmuştu:
"Beni ülkenin hazinelerinin başına koy. Çünkü ben emaneti çok iyi korurum ve işi çok iyi bilirim" (12/55).
Yani Hz. Yusuf böyle önemli bir görevi bizzat istemişti. İstediği olmuş, bu görev kendisine verilmiş ve gerçekten de tarihe geçecek bir başarı göstermişti.
Geçmiş peygamberlere ait hükümleri Kuranı Kerim naklediyor ve onların artık değiştiğini söylemiyorsa o hükümler müslümanlar için de geçerli olur. O halde bundan, resmi bir görevin belli şartlarla istenebileceği anlamı çıkar. Talip olmazsa bu görevin liyakatsiz birisine verileceğinin görülmesi gibi.
Abdurrahman"a gelince, istediği görev için en elverişli kişi olmadığını bildiği için Hz. Peygamber"in ona özel olarak böyle söylediği anlaşılıyor.
Ancak daha liyakatli kimseler bulunduğunda iltimasla onların önüne geçmeye çalışmak, talep eden açısından bir kul hakkına tecavüz, görev veren açısından da emanete hıyanettir. Hatta fıkıh kitaplarımızda rüşvetle ya da iltimasla kâdı (hâkim) olan birisinin verdiği hükümlerin caiz/geçerli olmayacağı, alacağı maaşı hak edemeyeceği, alırsa haram yemiş olacağı dahi söylenmiştir. Hz. Peygamber"in şu sözleri bunu teyit eder:
"Kim müslümanların işinde yetkili olur da bir iş için daha layık, Allah"ın kitabını ve O"nun elçisinin uygulamasını daha iyi bilen birisinin bulunduğunu bildiği halde başkasına görev verirse Allah"a da, O"nun Rasulü"ne de, bütün müminlere de hıyanet etmiş olur".
Çalma sorularla, kopya ile görev almaları da bu cümleden saymamız gerekir. Geçen yıllarda bu durumun ürkütücü boyutlarda gerçekleştiğini artık herkes dillendiriyor. Bu durumun korkunç derecede bir kul hakkı ihlali olduğu açıktır.
Bu liyakati kişinin kendi vicdanı ve ahlakı ile belirlemesi çok zordur. Herkes kendisinin, ya da kendi grubundakilerin elverişli olduğunu sanır. O halde bunun ölçütlerini koyup uygulayacak olan da yine devlettir.
Peki, liyakatin ölçütü nedir? Aslında sözünü ettiğimiz Hz. Yusuf olayında bunun iki temel şartı söyleniyor: Hafîz ve alîm olmak. Yani kendisine verilen emaneti çok iyi korumak ve işi çok iyi bilmek.
Daha sonra Hz. Musa ile ilgili bir olaydan da hemen hemen aynı vasıfları öğreniyoruz. Bilindiği gibi koyunlarını sulamada yardımcı olduğu kızlar Hz. Musa"yı babalarına götürmüşler ve biri babasına şöyle demişti: "Babacığım bu delikanlıyı ücretle çalıştırsan. Çünkü çalıştırılanların en iyisi kavi ve emin olandır" (28/26).
Kavî, yani işi bilen, üstesinden gelebilen, emîn, yani güvenilir. Bu iki vasıf da neticede Hz. Yusuf"un dediği hafîz ve alîm
olmakla aynı şeydir. O halde liyakatin en temel ölçütü bunlardır.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.