Bu yazıyı okumakta olduğunuz sırada seçim tamamlanmış; resmî olmasa bile kesin sonuçlar belli olmuş olacak. Oysa yazıyı yazmakta olduğum şu anlarda bu bilgilerden yoksunum. Dolayısıyla değerlendirme yapabilecek durumda değilim. Doğrusu, bâzı dostlarımla seçim totomu(!) oynadım. İşin iddia tarafı da var. Hangimizin tahmini doğru çıkacak; göreceğiz.
Sonuç ne olursa olsun, unutmamamız gereken bâzı hususlar var. Mısır"da ordu darbe yaptığı sırada(1950"ler) , Türkiye çok partili hayata geçmiş, seçilmişlerin hukukuna dayalı olarak belirlenmiş bir hükûmet tarafından yönetilmekteydi. Mısır bunu yarım yüzyıldan fazla bir gecikmeyle tecrübe edebilecek; o da askerî darbe ile neticelenen bir hayâl kırıklığıyla sonuçlanacaktı. Teokratik İran ve Baas kurbanı diğer Arap komşularımızı saymıyorum bile. Müslüman ülkeler arasında, biraz uzaklardaki Tunus hâriç, Türkiye"nin demokratik başarılarına yaklaşabilen başka bir ülke yok. (Tunus da zaten büyük ölçüde Türkiye modelini yorumlayarak başardı). Arada askerî kesintiler olsa da Türkiye"de hep sandık kazandı. Türkiye"de geniş tabanlı kamuoyları, sâikleri konusunda ne söylenirse söylensin hep sandığa inandı. Seçmeyi ve seçilmeyi benimsedi. Bu da gösteriyor ki; Türkiye"de demokrasi, bütün eksiklikleriyle de olsa sindirilmiş durumda. Türkiye"deki örüntülerine göre kıyaslayacak olursak Lâtin Amerika"daki, hatta İspanya ve Portekiz"deki militarizm, son derecede fütursuzdu. Gelen gitmeyi bilmiyordu. Buralarda, on yıllar süren askerî diktatörlüklere göre Türkiye"deki müdahaleler hep "mahcup" kalmıştır. Elbette onanmaz tahribâtlarını göz ardı etmiyorum, ama Türkiye"de militarist söylem: "Geldik, ama fazla kalmayacağız. İşimizi görüp, gideceğiz" tarzında olmuştur.
Türkiye"nin sandıkta karar etmiş derin toplumu, askerî yönetimleri "geçici seferberlik görevi" ya da "uzatılmış askerlik" olarak algılamıştır. Susmuş, idâre etmiş, hattâ işbirliği yapmıştır. Ama, askerlere inat, ilk seçimlerde bildiğini okumaktan geri durmamıştır.
Evet, Türkiye"de demokrasi algısının ezici çoğunluk sağlama tutkusu var. Bu da çoğulculuğun gelişmesine bir engel. Evet ,Türkiye"de eşitlik ile özgürlüğün yakaları bir araya gelemiyor. Eşitlik çoğu kez aynılık olarak algılanıyor ve farklılıklara duyulması gereken saygıyı örseliyor. Özgürlükler standart dışı sapmalar olarak algılanabiliyor ve hoyratça ezilebiliyor.
Evet, hukuklu bir demokrasiyi götürmekte zorlanıyoruz. Hukuk, bu ülkede çoğu kez bâzı çıkarların kılıfa uydurmanın aracı olarak görülüyor. Kanûnî olan ile hukûkî olan arasında anlamlı bir fark sağlayamıyoruz. Dolayısıyla hukuk, ilkelere dayalı bir normatif alan olarak gelişmiyor. Onun önemini ancak hukuksuzluk bize dokunduğunda anlıyoruz. Bu yolda atılacak çok adım olduğu muhakkak.
Evet, halâ seçkini seçmeyi, yâni onların torunları olarak Osmanlı dedelerimize lâyık bir devşirmeyi, yâni, demokratik devşirmeyi demokrasi üzerinden başarabilmiş değiliz. Hatta demokrasimiz, meritokratik olacağına, gittikçe daha mediokratik bir nitelik kazanıyor. Vasıfsızlık her alanda kol geziyor.
Daha nice sorunu var demokrasimizin. Ama Türkiye"de demokrasinin sorunlu olması, hiç kimseye demokratik birikim ve tecrübemizi küçümseme hakkı vermiyor. Garipseyerek gördüğüm odur ki, Türkiye"de bâzı istismarcı çevreler, demokrasinin cârî sorunlarını, seçilmişlerin hukukunu gölgelemekte, hatta reddetmekte bir araç olarak değerlendirip kullanıyor. Maalesef bâzı "aydınlar" da buna destek veriyor. Evet seçilmişlerin hukûku hukuksuzluğun karinesi olamaz. Ama unutmamak; hiç unutmamak gerekiyor ki, "seçilmişlerin hukûku" ıskalanarak yürütülen hukuk tartışmalarının da fazlaca bir anlamı yoktur. Seçilmişlerin hukukunu tanımayan bir hukuk tartışması ise iyi niyetten bile yoksundur...
Başlıklar :

