Türk modernleşmesinin en netameli alanlarından biri olan laiklik konusu, Cumhuriyet tecrübemiz açısından epeyce sorunlu bir bilançoya sahiptir. Laiklik politikalarını katı ve dışlayıcı bir anlayışla ele alan yönetici elitin yarattığı travma, 2000’lerin başına kadar devam etmiş ve dini özgürlükler alanında ciddi sorunlar yaşanmıştır. Katsayı sorunu ve başörtüsü tartışmaları üzerinden uzun bir süre gündemimizde kalan bu konu, toplumun önemli bir kesimini dışladığı gibi laikliği bir iktidar aracına dönüştüren elitin de işlerini kolaylaştırmıştır. Din-devlet ilişkilerinin rehabilite edilmesine yönelik girişimleri laikliğe tehdit olduğu gerekçesiyle engelleyen söz konusu elit, uzunca bir süre bu anlayışından vazgeçmemiştir.
Laiklik bu anlamda dini özgürlüklerin teminat altına alınması ve dinin özgür biçimde yaşanması anlayışına da taban tabana zıt biçimde işlevselleştirilmiştir. Bu yönüyle laiklik sadece dini, kamusal alanı dışına iten yasakçı bir zihniyet olarak değil hangi dinin makbul olduğuna kadar veren bir anlayışı da dayatmıştır. Makbul din ve dindar tanımı üzerinden yaşanan bu tanımlama özünde dini alandaki çeşitliliği bir tehdit olarak gördüğü gibi din tekelini de elinde tutmuştur. Yüz yıllık hikayemizde, Türkiye’nin uzunca bir vadede inşa ettiği din-devlet ilişkilerinin normalleştirilmesi pratiği, hafıza açısından da oldukça öğreticidir.
Bu uzun girişi yapma sebebim, bir milletin iki devlet şeklinde tezahürü biçiminde kabul ettiğimiz Azerbaycan’da da benzer bir politika üzerinden tekrarlanmasıdır. Öğrenciler ile başlayan ve kısa sürede öğretmenlere teşmil edilen başörtüsü yasağı, sosyal medyadaki görüntülerle adeta içimizi sızlattı. Türkiye’den tepkilere makul bir açıklama ile karşılık vermek yerine bunu bir tür içişlerine müdahale olarak yorumlayan Azerbaycanlı siyasetçilerin karşı açıklamaları ile derinleşen kaygı, güvenlik lehine özgürlüklerin sınırlandırıldığı bir düzlemde meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Her ne kadar Azerbaycan Devleti, uzunca süredir Şii yayılmacılığına karşı önlemler alsa da pratikte uyguladığı laiklik politikaları, dini özgürlükleri baskılamaktadır. Uluslararası raporlara da yansıyan bu dışlayıcı ve sınırlandırıcı politika, Azerbaycan’ın benzer eğilimleri uzunca bir süredir sergilediğini göstermektedir.
Dini oluşumlara yönelik akreditasyon kuralları, din alanındaki neşriyatın kontrolü ve özellikle camilerle ilgili kurallar üzerinden karşımıza çıkan bu politika, doğrudan dini özgürlüklere yönelik bir tehdit aslında. Türkiye’deki insanların kendilerini özdeşleştirdikleri Azerbaycanlı kardeşlerinin duygularına tercüman olmaları, benzer tecrübeleri yaşadıkları içindir. Bu acı tecrübenin hafızada oluşturduğu etki ve dışlayıcı karakteri üzerinden paranteze aldığı geniş kitlelerin yıllar içerisinde oluşturduğu mağduriyet, toplumsal barışa da ciddi bir neşter vurmuştu. Benzer tecrübelerin oluşturacağı tahribatlara vurgu yaparak Azerbaycanlı yetkilileri uyarmak, iki devlet arasındaki stratejik ilişkiye elbette zarar vermemektedir.
Bugün bu çağrılara itibar etmek yerine söz konusu çağrıları, üçüncü taraflara alan açma ve ikili ilişkileri bozmaya dönük bir söylemin parçası olarak kabul edenlerin makul bir tutum takınmadığını söylemek gerekiyor. Bu tür eleştiriler, 6 Şubat’tan sonra varını yoğunu Türkiye’ye göndermek isteyen Server Beşirli’nin değerini azaltmadığı gibi Türk insanının Azerbaycan’daki kıymetinden de hiçbir şey eksiltmeyecektir. Bugün Türk insanının temel motivasyonu, yanlış bir laiklik politikasının uzun yıllar telafisi mümkün olmayacak sonuçlar üretme riskine yönelik erken uyarısı olarak değerlendirilmelidir. Aksi durum ve Türkiye’den yükselen tepkilere bigane kalmak, Azerbaycan’ın bölge jeopolitiği üzerinden oluşan yeni denkleme farklı motivasyonlarla girme arayışının bir sonucu olarak yorumlanacak ve bu argüman da haklılık kazanacaktır.

