“Fon krizi” olarak kayıtlara geçen hadisenin daha ilk günden itibaren dinî kavramlarla tanımlanması oldukça sorunlu bir yaklaşımadır. Benzer yaklaşımlar daha önce de birçok defa karşımıza çıkmıştı. Bu türden yaklaşımların bir sonucu olarak fon krizinde de ahlaki veya ideolojik yozlaşma ve çürüme gibi kavramlar gündeme geldi. Aslında ekonomik açıdan yıkıcı gücü göz önünde bulundurulduğunda daha ilk andan itibaren ahlaki veya ideolojik yargıların öne çıkarılması şüphe uyandırmalıydı. Çünkü hadisenin ne olduğuna dair açıklayıcı bir çerçeve ortaya çıkmamıştı. Buna rağmen çok hızlı bir şekilde krizde adı geçen ve suçu tespit edilen şahsın dinî kimliği ve bu kimliğin fark edilmesini sağlayan başörtüsü ortaya sürüldü. Üstelik bu yöndeki eleştiriler, çoğunlukla dinî çevrelerden geldi. Böylelikle suç genelleştirildi, umumi bir ahlak ve ideoloji sorunu hâline getirildi. Aslında farkında olmadan başörtüsünü yargılamış oldular. Hızını alamayıp 28 Şubat sürecine atıf yapanlar dahi çıktı.
Fon krizinin ortaya çıkmasıyla birlikte dini çevrelerin ortak bir tavra doğru itildiğini tespit etmek durumundayız. Bu ortak tavrın sonucunda çok kısa bir zaman içerisinde siyasal bir dil de üretildi. Birtakım sivil toplum kuruluşlarının belirgin bir biçimde ahlaki, ideolojik ve siyasal dil arasında hızlı bir geçişe imkân veren eleştirel dilinin, tahlili gerektirdiği çok açıktır. Fakat bu yazıda amacımız, açıklanan metinler üzerinden hızlı geçişleri göstermek değildir. Bu çerçevede sadece genellemelere işaret etmekle yetineceğim. Ahlaki kavramların ortaya çıkması ve ideolojik suçlamalar nihayetinde suçun ve suçlunun konumunu belirginleştirmiyor. Hâlbuki kamu vicdanı açısından asıl mühim olan hukuki durumun netleşmesidir. Bu son olayda görülen ise siyasal beklentilerle ahlaki ve ideolojik tutumların birbiri içine girme tehlikesidir.
Benzer yaklaşımlar uluslararası hadiseler için de geçerlidir. İran ve Türkiye arasındaki sorunlar da Şiilik ve Sünnilik farkı üzerinden değerlendiriliyor. Bu yaklaşım Husilerle ilgili olarak da karşımıza çıkıyor. Bu, ciddi sonuçları olan değerlendirme yanlışlarını beraberinde getiriyor. Örneğin İran’ın veya benzer bir devletin faaliyetlerini mezhep eksenli olarak değerlendirmek bugünkü krizleri tetikleyen asıl unsurların göz ardı edilmesine yol açıyor. Bu açıdan belirsizliği ortadan kaldırmak için çerçevesi iyi çizilmiş sorulara ve cevaplara ihtiyaç duyduğumuz çok açıktır. Birbiriyle kıyas edildiğinde Şiiler ve Sünniler arasındaki problemlerin benzerleri çok rahatlıkla Sünnilerin kendi aralarında da görülebilir. Coğrafyamızı tehdit eden en mühim sorunları mezhep farklılıklarına indirgemenin bizzat kendisi bir sorundur.
Belki aşırı bir örnek olarak kabul edilebilir fakat dile getirmekte sakınca görmüyorum. Uzunca bir zaman İsrail’in varlığı Yahudi ilahiyatı ve tarihinden devşirilen kavramlarla izah edilmişti. Bunun da bir sonucu olarak İsrail’le ilgili herhangi bir mesele gündeme geldiğinde siyonistlerin savaş suçlarını tartışırken antisemitizm suçlamasına maruz kalabiliyorduk. Aslında bütün taraflar İsrail’in propaganda çalışmalarının kıskacındaydı fakat bunu fark ettirmek mümkün olmuyordu. Böyle bir tartışmada Araplarla ilgili olumsuz yargılar tartışmanın yönünü belirler ve çıkmaza girilirdi. Nihai aşamada ise “hatayı kendimizde aramalıyız” gibi çokça tekrar edilen bir dile teslim olmak kaçınılmaz hâle gelirdi.
Fon kriziyle ortaya çıkan değerlendirmelerde özellikle sivil toplum kuruluşlarının dinî, ahlaki, ideolojik ve siyasal alanda hızlı geçişlere imkân veren bir dili tercih etmeleri aslında “hatayı kendimizde aramalıyız” yaklaşımının bir başka versiyonuydu. Bu krizde adı geçen şahsın başörtülü olmasından dolayı hemen ahlaki yozlaşma ve ideolojik kirlenmişlik yaftası gündeme geldi. Eğer böyle bir yaklaşımın haksız genellemelere yol açabileceğini düşünmedilerse çok yazık. Üzülerek belirtmek isterim ki bunun örneklerini 1980’lerde ve 28 Şubat sürecinde fazlasıyla görmüştük. Bakışların belirli bir şahsa yönelmesi gerekirken umumi kavramların akla gelmesini oto oryantalist bir tavır olarak değerlendirmek gerekir. Böyle bir durumda ahlaki yozlaşma, ideolojik başarısızlık ve siyasal eleştiri arasında hızlı geçişler içe dönük bakışı zorunlu hale getirir. Bunlar oryantalist bakış açısının içselleştirildiğini gösteriyor.
Kişi çok bilinçli bir şekilde yetim hakkı yiyorsa onu ahlaki açıdan yargılamanın anlamlı bir tarafı olmaz. Bu kişiyi ideolojik olarak bir tarafa dâhil etmek de çok büyük bir haksızlıktır. Oto-oryantalist dile teslim olmamak gerekir.

