Filistin'in kaderi nasıl belirlendi?
04:00, 01/11/2026, Pazar
Yeni Şafak

Arthur Balfour’un mektubunun muhatabı Walter Rotshchild.
2 Kasım 1917’de başlayan sürecin bir asrı aşkın süredir büyüyen biçimde coğrafyada açtığı yaralar hepimizin malumu. Balfour Deklarasyonu, İngiliz emperyalizmi ile Siyonistlerin hedeflerinin kesiştiği ve bu ilişkinin Orta Doğu’nun geleceğini derinden etkilediği dönüm noktalarından biriydi. Peki, hakkında çok şey söylenen ve sıklıkla atıfta bulunulan Balfour Deklarasyonu hangi şartlarda ortaya çıktı? İngilizler, Birinci Dünya Savaşı devam ederken neden böyle bir açıklama yapma ihtiyacı duydu? Bu yazıda, yayınlanmasının 109. yılında Balfour Deklarasyonu’nu ele alacağız.
109 yıl önce bugünlerde yayınlanan bir belge Orta Doğu’da geri dönülmesi güç gelişmelerin kapısını aralamış, Filistin’de Siyonist bir terör devletinin kurulmasına giden sürecin önemli dönüm noktalarından biri olmuştu. 2 Kasım 1917’de başlayan bu sürecin bir asrı aşkın süredir büyüyen bir biçimde coğrafyada açtığı yaralar hepimizin malumu. Söz konusu metin ise “Balfour Deklarasyonu”.
Merhum felsefeci Teoman Duralı’nın çağdaş dünyayı tanımlamak için kullandığı ve ne kadar isabetli olduğunu her geçen gün daha da iyi anladığımız “Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz-Yahudi Medeniyeti” ifadesini destekleyen tarihsel örneklerden olan Balfour Deklarasyonu, İngiliz emperyalizmi ile Siyonistlerin hedeflerinin kesiştiği ve bu ilişkinin Orta Doğu’nun geleceğini derinden etkilediği dönüm noktalarından biriydi.
Peki, hakkında çok şey söylenen ve sıklıkla atıfta bulunulan Balfour Deklarasyonu hangi şartlarda ortaya çıktı? İngilizler, Birinci Dünya Savaşı devam ederken neden böyle bir açıklama yapma ihtiyacı duydu? Bu yazıda, yayımlanmasının 109. yılında Balfour Deklarasyonu’nu ele alacağız.
James Balfour’dan Walter Rothschild’e mektup
Balfour Deklarasyonu diye bilinen metin esasında 2 Kasım 1917’de İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un, İngiliz Siyonist Federasyonu’nun önde gelen isimlerinden Walter Rothschild’e gönderdiği resmi bir mektuptur. Mektupta, İngiliz hükümetinin Filistin’de Yahudi halkı için bir “ulusal yurt” kurulmasını desteklediği ve bu hedefin gerçekleşmesi için elinden gelen çabayı göstereceği belirtiliyordu. Metin bununla beraber Filistin’deki diğer toplulukların medeni ve dinî haklarına, başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin haklarına ve siyasi statülerine zarar verecek hiçbir adım atılmayacağı yönünde “sözde” bir güvence de içeriyordu. Bu güvencenin göstermelik olduğu ise çok zaman geçmeden anlaşılacaktı.
Balfour Deklarasyonu, Birinci Dünya Savaşı’nın en kritik dönemlerinden birinde İngiliz emperyalizminin hesaplarının, savaş koşullarından doğan baskıların ve hükümet içindeki siyasi tartışmaların kesiştiği bir ortamda ortaya çıktı. Mektupta doğrudan “devlet” yerine “ulusal yurt” ifadesinin kullanılması da dikkat çekiciydi. Bu tercih, kurulması öngörülen yapının niteliğini açıkça tanımlamaktan kaçınırken İngiliz hükümetine gelecekteki gelişmelere göre hareket edebileceği geniş bir alan bırakıyordu.
1915-1917 arası değişen jeopolitik dinamikler
Filistin’de bir Yahudi devleti oluşturma fikri, İngiliz idaresinde Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında somut bir politika önerisi olarak gündeme geldi. Ocak 1915’te Asquith hükümetinin Yahudi üyelerinden Herbert Samuel, sunduğu muhtırada Filistin’in İngiliz kontrolünde tutulmasını ve burada İngiliz himayesinde bir Yahudi yerleşimi kurulmasını savunuyordu. Samuel’e göre böyle bir düzenleme, Süveyş Kanalı’nın ve Mısır’ın güvenliğini de sağlayabilirdi.
Emperyalist hırslarının zirvesindeki İngiltere ise aynı dönemde Orta Doğu’nun geleceği hakkında birbiriyle çelişen vaatlerde bulunmaktaydı. Mekke Şerifi Hüseyin ile İngiliz Yüksek Komiseri Henry McMahon arasında yürütülen yazışmalarda, Osmanlı’ya karşı bir isyan karşılığında Arap bağımsızlığına destek verileceği yönünde beklentiler oluşturulmuştu.
Buna karşılık İngiltere, Mayıs 1916’da Fransa ile imzaladığı gizli Sykes-Picot Anlaşması’yla Osmanlı topraklarının nüfuz bölgelerine ayrılmasını öngören bir düzenlemeye imza attı. Filistin için ise uluslararası bir yönetim modeli düşünülüyordu. Kısacası bölgenin geleceği, burada yaşayan halkların iradesinden çok kolonyal güçlerin iç hesaplarına göre şekilleniyordu.
İngiliz dış politikasındaki önemli dönüm noktalarından biri ise Aralık 1916’da Herbert Asquith’in yerine David Lloyd George’un başbakan olmasıyla yaşandı. Filistin meselesi, Arthur Balfour’un Dışişleri Bakanlığına getirilmesiyle, İngiltere’nin Orta Doğu siyasetinde daha belirgin bir yer kazanmış oluyordu.
Balfour Deklarasyonu’nun ortaya çıkışında İngiltere’nin sömürgeci çıkarları, savaşın gidişatı, Siyonistlerin girişimleri ve hükümet içindeki siyasi hesaplar birlikte etkili olmuşsa da meselenin gözden kaçırılmaması gereken bir yönü var. İngiliz hükûmeti, henüz kendi denetiminde olmayan Filistin’in geleceği hakkında bir taahhütte bulunurken orada yaşayan yerli nüfusun iradesini belirleyici kabul etmiyordu. Siyonist Yahudiler desteklenirken, aynı topraklarda yaşayan diğer halkların geleceği belirsiz bırakılıyordu. Balfour Deklarasyonu’nun tarihsel önemini anlamak için bu çelişkiyi akılda tutmak gerekiyor.

Deklarasyonun arkasındaki dinamikler
Lloyd George hükümeti, Sykes-Picot Anlaşması’nda Filistin için öngörülen uluslararası yönetim modelinden rahatsızdı. Ona göre Siyonist talepleri desteklemek, İngiltere’ye Filistin üzerinde daha fazla söz hakkı kazandırabilir ve Fransa’nın bölgedeki nüfuzunu sınırlayabilirdi. Mısır ve Süveyş Kanalı’nın güvenliği de bu hesabın önemli bir parçasıydı. 1916’nın sonlarında ağırlaşan savaş koşulları ve ABD’yi İtilaf Devletleri safında tutma ihtiyacı da İngiliz hükümetinin hesaplarını etkiliyordu. Balfour’un Nisan 1917’de Washington’a yaptığı ziyaret sırasında Amerikan kamuoyunun ve buradaki nüfuzlu Yahudi çevrelerin desteğini kazanma meselesi de gündeme gelmişti.
1917’de Rusya’da yaşanan devrimler de İngiliz karar alıcılarının gündemindeydi. Çarlık rejiminin Şubat Devrimi’yle yıkılması, Rusya’nın savaşa devam edip etmeyeceği konusunda belirsizlik doğurmuştu. İngiliz yönetimi, Rusya’daki savaş karşıtı eğilimlerin güçlenmesinden ve Almanya’nın Siyonist çevrelerle ilişki kurarak bu hareketi kendi lehine kullanmasından endişe ediyordu.
Tüm bu gelişmeler, İngiltere’nin Siyonist harekete verdiği desteğin savaş stratejisi açısından taşıdığı önemi artırdı. Chaim Weizmann ve Nahum Sokolow gibi Siyonist liderlerin İngiliz siyasi çevrelerinde yürüttüğü diplomatik faaliyetler de süreci etkiledi. Böylece Siyonist grupların hedefleriyle İngiltere’nin emperyal çıkarları belirli bir noktada kesişti ve Balfour Deklarasyonu, bu kesişmenin bir ürünü olarak ortaya çıktı.
İngiliz Savaş Kabinesi’ndeki sert tartışmalar
Balfour Deklarasyonu, İngiliz Savaş Kabinesi’nde oybirliğiyle kabul edilmedi. Örneğin kabinenin tek Yahudi üyesi Edwin Montagu, deklarasyona şiddetle karşı çıkıyordu. Montagu, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasının başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin vatandaşlık haklarını tehlikeye atacağını savunuyordu. Lord Curzon da Filistin’deki yaklaşık yedi yüz bin Müslüman ve Hristiyan Arap nüfusa dikkat çekerek yerli halkın rızası olmadan böyle bir girişimin ciddi sorunlar doğuracağını belirtiyordu.
Buna rağmen metin, 31 Ekim 1917’de Savaş Kabinesi’nde kabul edildi, 2 Kasım’da Lord Rothschild’e gönderildi ve 9 Kasım’da The Times gazetesinde yayımlandı. Osmanlı Devleti de deklarasyona karşılık vermeye çalıştı. Fakat İngiliz ordusunun Filistin’deki ilerleyişi, karşı girişimlerin sonuç vermesini engelledi. Filistin’in geleceği, böylece bölge halklarının iradesinden çok savaşın belirlediği güç dengeleri doğrultusunda şekillenmeye devam etti.

İngiliz emperyalizminin amacı ve ikiyüzlü diplomasi
Balfour Deklarasyonu’nun arkasında Siyonist baskı ve İngiltere’nin Orta Doğu’yu kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme arzusu vardı. İngiliz yönetimi, Siyonist hareketin hedeflerini kendi stratejik hesaplarıyla örtüştürerek Süveyş Kanalı’nın doğusunda nüfuzunu güçlendirmeyi amaçlıyordu. İngiliz diplomasisindeki çelişki, Arthur Balfour’un 11 Ağustos 1919 tarihli gizli memorandumunda da görülmekte. Balfour, Paris Barış Konferansı’nda savunulan kendi kaderini tayin ve demokrasi ilkelerinin Filistin için aynı şekilde uygulanamayacağını ortaya koyuyordu. Filistin’de yaşayan yaklaşık yedi yüz bin Arap’ın iradesi, Siyonist projenin önünde belirleyici bir unsur olarak görülmüyordu.
Filistin’de açılan yaralar
Balfour Deklarasyonu, Batı emperyalizminin Orta Doğu’daki çıkarları ile Siyonist hareketin kolonyal emellerinin kesiştiği noktada ilan edilen ve bölgenin kaderini kanlı bir çatışma sarmalına sürükleyen bir kırılma noktası olarak tarihe geçti. 1920 San Remo Konferansı’nın ardından kurulan İngiliz Manda Yönetimi, Siyonist kimliğiyle bilinen Yüksek Komiser Sir Herbert Samuel’in idaresi altında deklarasyonu bir devlet projesi olarak uygulamaya koydu.
Bu süreçte Osmanlı Devleti’nin yerli köylüyü koruyan mevzuatı mülksüzleştirmeye imkân tanıyacak şekilde yürürlükten kaldırıldı ve kitlesel Yahudi göçleri ve toprak gaspları meşrulaştırıldı. Yerli Arap nüfus ise kolonyal yönetim ve Siyonist yerleşimciler eliyle sistemli biçimde mülksüzleştirilerek kendi vatanında azınlık durumuna düşürülme ve yok edilme tehdidiyle baş başa bırakıldı.
Emperyalist idarenin ve Siyonist kolonyalizmin oluşturduğu bu yoğun baskı, kısa sürede kitlesel halk tepkilerine ve 1920 Kudüs ile 1921 Yafa kanlı çatışmalarına yol açtı. Haycraft Soruşturma Komisyonu, şiddetin temel nedeninin Siyonist göç, mülksüzleştirme ve İngiliz idaresinin taraflı politikaları olduğunu resmen belgelemesine rağmen Londra yönetimi 1922 Churchill Beyaz Belgesi ile Siyonist projeye ve Balfour Deklarasyonu’na olan bağlılığını teyit etmeyi sürdürdü. İngiliz kolonyalizminin sağladığı idari ve askeri koruma altında güçlenen Siyonist yapı, 1948’e gelindiğinde Deir Yasin gibi katliamlarla ve 750 binden fazla Filistinlinin zorla yurdundan sürüldüğü “Nekbe” (Büyük Felaket) ile toplumsal bir yıkıma imza attı.
Balfour Deklarasyonu ile temelleri atılan bu vesayet ve işgal rejimi, İngiltere ve devamındaki Batılı emperyalist güçlerin korumasıyla modern bir İsrail yerleşimci-kolonyalizmine ve “apartheid” düzenine evrildi. Filistinlilerin iradesini hiçe sayan bu sömürgeci mantık, 7 Ekim sürecinde de tüm dünyanın daha net gördüğü gibi onların en temel insanî haklarını ve topraklarını gasp ederek coğrafyada yüzyıldır kapanmayan ağır bir yara açmış, bölgeyi kesintisiz bir şiddet, güvensizlik ve trajediye mahkûm etmiştir.

Hayat
Kudüs aslında İstanbul’da düştü: 1917 Haydarpaşa patlaması



