Daha bir hafta önce gece yarısı Filibe"den dönerken devasa, anlaşılmaz, uçarı ve kaotik bir kentin karanlığına gömülür gibi İstanbul"a girmiştim. Küçük, yoksul ve Türkiye"nin 30 yıl öncesini yaşayan Filibe ise geniş caddeleri, büyük meydanları, gökyüzüne açık yerleşim düzeni ve çınarlarla süslü yolları ile beni çarpmıştı.
İstanbul gün geçtikçe büyüyen heyecanı ve hızlanan ritmine paralel olarak ucubeleşen bir mimariye eşlik ediyor. Otobanlar etrafında korku filmlerini andıran devasa binalar yok yere mantar gibi bitmeye başlıyor. Yol alırken, her an üstünüze çökecekmiş hissini veren bu yapılar ( Boğaz Köprüsü"nün başındaki devasa Zorlu binası ve Başakşehir TEM kavşağındaki devasa Torunlar binası sadece bunlardan ikisi) İstanbul"u birer kâbus kente çeviriyor. Yeni aldığımız bir habere göre bu otobanlar etrafında 16 hotel daha inşa ediliyor. Dolayısıyla sıkışık trafikte yol alırken üstümüze sarkan bu dev binaların gölgesi kat be kat artacak. Yollar daha yoğunlaşacak, kalabalıklar artacak. Bütün bunlar kâbus kent İstanbul"u yaratacak!
İstanbul medeniyetler içinde yolculuk yapan bir "Tanrı Sitesi"dir. Roma"nın Tanrı Sitesi ( Augustinus), Osmanlı"nın Erdemli Kenti"ydi (Farabi modeli). Modern zamanlarda yeniden bir kent arayışına sahne oldu.. Bu amaçla milli mimari başlatıldı. Kemalettin Bey gibi mimarlarımız öncülüğünde bir kent siyaseti geliştirildi. II. Abdülhamit"in emriyle Eminönü Postahane ve Telgrafhane Nezarethanesi binası bunun için yapıldı. Bu mimaride geleneğin modern zamanlardaki şiirselliğini görürüz. Ankara"nın 1928 yıllarına kadar ki kent arayışı bunun uzantısıdır. Üslubu, görünümü, gelenek ve modernliğin ele ele tutuşuyla bir şahsiyeti andırır bütün yapılar.
1928 yılından itibaren Batı"nın seküler Tanrı Kenti"ni ihraç etmeye karar verdi Cumhuriyet. Ankara bu anlayışla yeniden icat edildi! Dil Tarih Coğrafya Fakültesi binası, Opera binası gibi onlarca yapı inşa edildi. İçinde ne Anadolu ne Osmanlı ne de İslam vardı. Bu nedenle zaman içinde bu arayış Kâbus Kent"e dönüştü. Apartmanlaşma, Kâbus Kent"in yeni biçimi olarak tezahür etti.
Şimdi apartmanlaşma yerini kuleleşme ve gökdelenleşmeye bırakıyor. İstanbul"un lüzumlu lüzumsuz birçok yerinde kuleler yükseliyor. Babil Kulesi misali... Yoksa İstanbul Babilleşiyor mu? Ortamı, çevreyi, nüfus yoğunluğunu ve trafik akışını dikkate almadan birer hayalet gibi dikiliyorlar. İstanbul, Roma ve Osmanlı"dan aldığı Tanrı Kenti ve Erdemli Kenti modelini kaybediyor. Bu kadar çok medeniyet ve İslam ilişkisinden bahsettiğimiz, geleneksel kültürün kent varlığını konuştuğumuz bir dönemde bunların hiçbirini içinde taşımayan bir yapılaşmadan geçiyoruz.
Şehirlerin yeniden inşa edildiği bir dönemden geçiyoruz. İstanbul da bunlardan pay alıyor. Nüfus çokluğu, yer darlığı ve ekonomik sebepler ileri sürülüyor. Ancak sıfırdan yapılanan yeni yerleşimlerin de bir şahsiyeti ve üslubu olamaz mı? En azından ortak kullanılacak kamu alanlarının ihyası sağlanamaz mı? Her yerleşim yerini simgeleyen "şahsiyetli eserler" ortaya konamaz mı?
Her dönüşüm yaşayan semtin ortak kullanım alanlarından bazılarını "şahsiyetli eserler" olarak ihya edebiliriz. Semt sakinleri, bu "şahsiyetli eserle" kendilerini özdeşleştirerek bir aidiyet geliştirebilirler. Bir meydanın ortasında ihya edilen "şahsiyetli eser", semte belli bir ruh vererek ortak bir kent muhayyilesinin timsali olabilir.
İstanbul, tarih içinde defalarca depremle yıkılmasına karşın yeniden "Tanrı Kenti" olarak inşa edildi. Ancak bu defa barbarlık depremden değil, insanların içinden geliyor! Kentsel dönüşüm, Tanrı Kentimizi inşa etmenin fırsatı olarak da önümüzde durmakta.
Başlıklar :

