Paranın üzerinde para basma yetkisini kullanan otoritenin temsilcilerinin imzası bulunur. Bugün kullandığımız para biçiminin ilk günlerinden kalma bir alışkanlıktır.
Dünyadaki bu uygulama bizde de bugün sürdürülüyor.
Sürdürülüyor amma…
Kahır mı, itibar mı, karıştı gitti.
El alem araba uçuruyor…
Evet, el alem araba uçuruyor. Amma bizde paranın nasıl uçurulduğunu bilseler bırakırlar bu işleri. Kapasitemiz yetmez bu adamlar varken deyip…
Fraud tarihine geçecek yepyeni yöntemler buldular. Belki de bizim iyi tahsil görmüş çocuklar da memlekette bu yetenekte adamlar varken bize ihtiyaç yok deyip göçtü.
Futbolda hakemlerimizi bile artık İngilizler atıyor. Maçlara hakem ataması egemenlik meselesi değil mi? Para basmayı da İngilizlere bırakacak değilsek bu cenazeyi kaldırmalıyız.
Fon kriziyle kaybettiğimiz para bir yana imzamızın hükmünü de kaybediyoruz.
İstanbul Jeoekonomi Enstitüsünde FonTRust’ı geliştirirken dört boyutlu bir kriz yaşıyoruz demiştik. Krizin likidite, değerleme, yönetişim ve kamusal güven boyutlarını tespit etmiştik. Amacımız krizi aşmak ve yeni boyutlar eklenmesini önlemekti.
Ama süreç ne kadar yanlış yönetilebilirse o kadar yanlış yönetiliyor. Ana pazardan ve hatta kottan çıkması gereken şirketler, ana pazarda veya kotta tutulmaya devam ediliyor. TMSF’ye devrolması gereken finansal kurumlar için hala devralacak yatırımcı aranıyor. Çete dosyası oluşturulması gerekirken hala olaya münferit yaklaşılıyor.
Ee, böyle fırsatlar verilince de MSCI çıkıp krize yeni bir boyut ekledi; jeofinansal kriz. İçerideki kriz dışarıda fiyatlanmaya başladı. İşlem konusu itibarımız ve fiyatın yönü aşağı… Bir sonraki basamakta ülke risk primi ve finansman maliyeti var.
Türkiye’nin jeoekonomik (ekonomik güç ve güvenlik) kapasitesinde çok hızlı bir aşınma yaşanıyor ve alan kaybediliyor.
Emin olun, kayıplar derinleşirken ve daha da derinleşmesi ihtimali büyürken o meşhur listede kimin olduğu falan halkın zerre umurunda değil.
Meselenin derinliğini doğru anlamazsak dost ülkeler bile bizden uzaklaşır.
“Fon sayısının sadece %4,6’sı” verisi doğru olsa da Erdoğanolojik bir ifade biçimi değil. Doğru verinin en küçüğüne başvurmak başkalarınca çok yapılsa da Cumhurbaşkanının tarzı değil. Herkes bunu bildiğinden; Cumhurbaşkanın krizin derinliğine ve derinleştiğine tam vakıf olup olmadığı şüphesi doğuyor. Bir iletişim tepmesi gibi…
Bir reform lazım finansta. Zihniyetten başlayıp finansı, Türkiye’nin hizmetine koşacak bir reform. Paranın aktığı yanlış yönü değiştirecek bir reform. Havzalar ve dereler doldurulup öyle yanlış yere akıtılıyor ki kaynaklar, taşkın olduğunda alt-orta gelir sel altında kalıyor.
Bakınız, kamu sermayeli katılım bankalarının birleştirilmesi projesi mesela…
Proje bu mu olmalı, yoksa geçtiğimiz hafta başında Sn Cevdet Yılmaz’ın katılımıyla Ankara’da açılışı yapılan, Desu Medikal örneğindeki gibi ortaklık esaslı katılım finans projeleri mi? Geçiniz diğer 55 ülkeyi Çin’e bile ihracat yapacak bir ileri biyoteknoloji yatırımı… Evet, katılım finans bizim pozitif gündemimiz.
Birleştirme projesinin yanlışlığını ve yapılması gerekenin ortaklık finansmanları olduğunu, Türkiye için en doğru bulduğumdan dolayı savundum. Savunduğumda kimlerin hedefi haline geldiğimi de biliyorum.
Bu birleştirme projesi artık zayıfladı. Niyetim yeniden hatırlatmak değil. Fakat bu projenin kazanının altına eldeki tüm odunlar atılıp kaynatılırkenki günlerde, kimlerin genel müdür olabileceğine ilişkin speküle edilen isimlere şimdi bakıyorum da… Dört kişinin adı geçmişti. Dördünün de fon işinde öyle ya da böyle isminin şaibeye karışmasına şaşırmıyorum.
Yönümüz hala yukarıyken cenazeyi kaldırıp işimize bakalım. Geri dönüp hayıflanacak vaktimiz yok. Dünya değişiyor. Paradaki imza duruyor ama güven siliniyor. İmzaları banknottan kaldırmayalım; tasarruf sahibine verilen itibar taahhüdünün sorumluları bilinsin.
Ve piyasayı değil, çürükleri ve çürümeyi tasfiye edelim.

