Bu yazıyı henüz karalarken bir tevafuk yaşadım.
Çok kıymet verdiğim bir ağabeyim, ilmî ve insanî çalışmalar için kurduğumuz WhatsApp grubuna şu satırları bıraktı:
“Bazı insanlar, ruh aynası gibidir. Onlara baktığınızda kusurunuzu görüp kendinize çekidüzen verirsiniz.”
“Abi, pazar yazımın konusunu sen nereden biliyorsun?” diye de takıldım.
Amerikalı motivasyon konuşmacısı Jim Rohn’a atfedilen meşhur bir söz var: “İnsan, en çok vakit geçirdiği beş kişinin ortalamasıdır.”
Kişisel gelişim sloganı deyip geçmeyelim. Bu söz bilimsel bir kanun olmasa da insanın bulunduğu ortamdan, camiadan veya semtten etkilendiği aşikârdır.
Otuz yılı aşkın süre izlenen 12 binden fazla kişinin verisini inceleyen bir araştırma, obeziteyle sosyal çevre arasında ilişki tespit etti. Öyle ki arkadaşı obez hâle gelen kişinin de obez olma ihtimalinde yüzde 57 artış görülüyor. Etki, arkadaşın arkadaşına kadar uzanıyor.
Dinimiz dostun insan üzerindeki tesirini çok net tanımlıyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Kişi dostunun dini üzeredir” buyurur. Efendimiz, Ebû Mûsâ’dan nakledildiğine göre şöyle de buyurmuştur: “İyi arkadaşla kötü arkadaş, misk taşıyan kimse ile körük üfleyen kimse gibidir.” Allah Resulü, bir başka hadiste ise Müslümanlara ağır bir sorumluluk yükler: “Mümin, müminin aynasıdır.”
İbn Haldun’a atfedilen ve bir sosyal medya klişesine dönüşen “Coğrafya kaderdir” sözü aslında müellifin derinliğine götürmelidir bizleri. İbn Haldun, Mukaddime’de; iklimin, coğrafyanın ve beslenmenin insanın bedenini, karakterini, ahlakını, hatta dini hayatını nasıl şekillendirdiğini tafsilatlı anlatır. Bolluk içinde yaşayanlarla az yiyerek yaşayanları karşılaştırır. Ona göre sofrası mütevazı olanın bedeni de ahlakı da daha sağlamdır.
İbn Haldun’a göre insan, mizacının değil, âdetlerinin ve alışkanlıklarının çocuğudur. Yani karakter yalnızca doğuştan şekillenmez. İçinde yaşadığımız çevrenin, oturduğumuz sofranın, dahil olduğumuz sohbet halkasının da bunda payı vardır.
Günümüzde sohbetin, ortamın, hatta sofranın yerini ekranlar ve de sosyal medya aldı.
İbn Haldun bir de şunu söyler: “Mağlup, daima galibi taklide meyleder.”
Şimdi kendimize bakalım. Ekranda kimi “galip” görüyorsak, farkında olmadan onu taklit ediyoruz değil mi?
Gruptaki yazışmamızda “Ortalama o kadar düştü ki... Ortalama kime ve neye göre? Ölçütümüz ne?” sorusu da dile geldi.
Muazzam bir sual. Ancak içinden çıkılması çok zor.
Beş kişinin ortalaması, o beş kişinin kimler olduğuna bağlıdır. Hepsi vasatsa ortalama da vasattır. Üstelik o beş kişi de kendi beşlisinin ortalamasıdır. O halde meselemiz daha da çetrefilli bir hal alıyor: “Ya ortalamanın ortalaması da sorunluysa…”
Peki “insanı dibe vurduracak” bu zinciri ne kırabilir?
Eskiden bunun cevabı belliydi: “Muhit.”
Ağabeyimiz yazışmamızda şunu ekledi: “Kendi eksiğini gören insan, onu gidermek için bir muhite dahil olurdu. Bir sohbet halkasına, bir dergâha, bir ilim meclisine ya da yetişmesine katkı sunacak bir büyüğün yanına. Orada kusuru söylenir, sözü tartılır, hırsı törpülenirdi. Dini muhit bu korumayı çok iyi sağlıyordu.”
Peki bugün?
Muhitlerin bir kısmı boşaldı. Bir kısmına da eskisi kadar uğranmıyor. Akşam vaktini sohbet halkasında değil, ekran karşısında geçiren bir nesil var ve ekranlarımızdaki o “beş kişiyi” artık yalnızca biz seçmiyoruz. Bizi akışta tutmak isteyen algoritmalar grupluyor herkesi, hepimizi. Şöyle ki, bir yıl önce “Ben bu saçma videoyu neden izledim ki?” diye soruyorduk, şimdi sırada ne var diye merak eder olduk.
Muhatabı önce kendim olarak yazmaya gayret ediyorum.
“Muhit” demiştik… İnsanlar artık muhitlere yönelmiyor. Yolunu unuttular. Kaçıyorlar belki de. Çünkü insan eksiğini bazen bilmiyor, bazen de kabul etmiyor. Kibir ve gurur o yola setler çekiyor. Kişi kendi enaniyetiyle yürüyor. Hep kendini haklı görüyor. Eleştirilmeye gelemiyor.
Aynaya bakmayan insan, çehresini göremez. Lekelerini temizleyemez.
Şunu da söylemek gerek: Her muhit ayna değildir. Bazısı da yansımayı kırar, çirkinliğe perde olur, örter. Kusuru göstermek yerine üzerini kapatır. Sorgulamayı engeller. İtaati, ahlakın hatta dinin yerine koyan yapılar, oluşumlar da “muhit”tir.
“Ölçüt” nasıl olacak peki?
Zor bir denklem. Ulemasından avamına pek çoğumuzun etkileşim ve gösterişin rüzgârına kapıldığı şu çağda doğrunun ortalaması ince hesapla, fedakârlıkla, benliği ayak altına almakla alınabilir.
Aslında formül basittir: En iyi ortalama, sizi alkışlayanların değil, size kusurunuzu gösterebilenlerin ortalamasıdır. Ancak kusuru söyleyenin de adil olması, maksadının incitmek değil, iyiliğimize vesile olmak olması gerekir.
Bir önerim var: Bir kâğıda son bir haftada en çok vakit geçirdiğimiz beş gerçek insanı yazalım. Yanına sosyal medyada içeriklerini en fazla “tükettiğimiz” beş hesabı ekleyelim.
Sonra soralım: Bu beş insandan hangisi bana kusurumu söyleyebilir? Hangisinin hatalarımı yüzüme söylemesine izin veririm? Takip ettiğim bu beş hesaptan hangisi beni kendimle yüzleştiriyor?
Cevap boş çıkıyorsa, ortalama almaktan vazgeçelim. Çünkü “aynalarımız” zaten sorunlu görünüyordur.
Şimdi gelelim kendimize: Biz de birilerinin beş kişisinden biriyiz. Çocuğumuzun, eşimizin, arkadaşımızın, öğrencimizin, komşumuzun, takipçilerimizin; işte, okulda, camide bizi gören, muhabbet besleyen bir gencin aynasıyız.
Bu çok daha ağır bir sorumluluk değil mi?
Hikmet pınarı ağabeyimin cümlesine dönüyorum: “Bazı insanlara baktığınızda ümidiniz, gayretiniz ve insaniyetiniz artar.”
Asıl soru belki de şu:
Bize bakanların ümidi artıyor mu?
***
Kendisini tanıyan herkesin “ruh aynası” diye tarif ettiği, bulunduğu muhitin ve cemiyetin ahlak ortalamasını yükselten bir ağabeyimizi, Cevat Özkaya’yı Hakk’a uğurladık. Makamı âli olsun.

