Dün ile günü kadın bedeninin teşhiri üzerinden konuşalım, bir roman ve bir video eşliğinde. Bahsedeceğim video sosyal medya kullanan herkesin malumu. Dehşet içinde herkes birbirine gönderdi. Bana altı farklı kişiden dm mesajı olarak geldi bu video. Bu kadar yoğun dolaşımda olmasa bu satırlara konu etmezdim elbet. Ortada mikrop saçan proje görüntüler var. Sonda söyleyeceğimi bu defa ilk başta söylüyorum.
Naklen doğumunu videoya alıp dolaşıma sokan kadın, gerçekten “başı örtülü” birisi ise “yanlış temsil” üzerinden kamuoyunu meşgul etmesi hasebiyle para cezasına çarptırılmalı. Mevcut yasalarda böyle bir cezai yaptırım yok ise derhal konulmalı. “Yanlış temsil” bundan sonra hepimizi incitmeye devam edecek. Yanlış temsiller zihinleri meşgul ederken değerler üzerine konuşmak mümkün değil. Aile yılı mı demiştiniz? Aile on yılı?
Şu ayrıntıya dikkat edelim lütfen: Kadının başı örtülü ve böyle bir paylaşım yapıyorsa suç kapsamına dahil edilmeli.
Yok başörtülü değil de daha çok etkileşim almak için başını o anlık örtüyse de cezai yaptırım daha şiddetli bir şekilde uygulanmalı.
“Bedenim benimdir, istediğimi yaparım” itirazına konu olacak bir durum değil dolaşımdaki video.
Başına örtü takan adı Murat mıydı bir şahıs gözaltına alındı. Şahsın gözaltına alınması hiç anlamlı gelmemişti bana.
Bir şahsın bıyıkları ortadayken başını örtmesi onun kendi meselesi. Neticede o kişi, kendi yanlış ve doğru temsilinin içinde.
Kahve eşliğinde besmelesini çeke çeke doğumunu kamuoyuna sunan o siyah başörtülü, kıpkırmızı rujlu kadın, kendisinin ehemmiyetsiz temsili ile değil, başörtülü, “dini bütün kadın” kimliği görüntüsü altında dindarları incitiyor. Bahsi geçen videoya dair mesul makamlardan bir açıklama geldi mi bilmiyorum. Bu video “hızlı dolaşım” ile mesaj olarak bana ulaşırken kamusal düzenleme sınırlarına dair herhangi bir bilgi gelmedi.
Sosyal medya üzerinden “Daha da şaşıracak bir şey kalmadı” yılgınlığına sebep olan videoyu, sosyal medya hesabı olmayanlar için tasvir edeyim ellerim titreyerek, kelimelerimin isyanı pahasına diyeceğim de… Yok yapamayacağım.
Günlerdir dolaşımda olan, küvette kahve keyfi eşliğinde doğum yapan, doğumunu kayda alan, bu kaydı milletin başına bela eden sözüm ona saçını saklayıp ama mahremiyeti talan eden, ağzından besmele düşmeyen o kadın ile 1944-1945 yıllarında tefrika edilen Suat Derviş’in Fosforlu Cevriye’si üzerinden “değerlerimiz değerlidir” adanmışlığını dikkatinize sunmak isterim.
Suat Derviş’in Fosforlu Cevriye’sini bir şekilde duymuşsunuzdur. Üç defa filmi çekildi. İlkinde Neriman Köksal, diğer ikisinde de Türkan Şoray başroldeydi. Film uyarlamaları romanı ne kadar yansıtıyor tartışmalı.
Bu yazı için önemli olan husus şu: Tıpkı doğumunu herkese kahve keyfi eşliğinde sergileyen kırmızı rujlu, siyah başörtülü kadının ağzında besmele ve dua olması gibi bedenini günde birkaç defa karşısına çıkan erkeklere “kiralayan” fosforlu Cevriye’nin de dilinden Allah düşmez.
Romanın bel kemiğini oluşturan “kaçak” karakteri ile yolunun kesişmesinden ve kaçağa âşık olmasından sonra ilk defa bir erkeğin karşısında utanan Cevriye ile karşılaşırız. Siyasi kaçak, Cevriye’ye “siz” diye hitap etmekte ve ona meta olarak değil, bir insan olarak bakmaktadır. Cevriye bir erkeğin gözünde ilk defa metalaşmayan bedeniyle karşılaşır ve utanır.
Anasız babasız, sokaklarda büyümüş, yeryüzüne yıldızlardan düştüğüne inanan roman kahramanı Fosforlu Cevriye’nin “Allah sevgisi” ve kendisine “siz” diye hitap eden yabancı bir erkek karşısında utanışı ile vidodaki kadının ve ona eşlik eden “eşi”nin edep anlayışını, dindarlık gösterisini birlikte düşünelim lütfen.
Başlığa gelince... Romanın ilk bölümünün başlığı “Karakol’da ayna var”.
Karakol, Beyoğlu’nda, sokak içinde dört katlı bir binadır.
Cevriye ilk defa bu karakola getirildiğinde aynayı görünce ellerini çırpmıştı.
Cevriye kendini ilk defa tepeden tırnağa bu aynada görecekti. O kadar mutlu olmuştu ki yakalanmış olmanın üzüntüsünü hemen unutmuştu.
Bedenini satarak geçinen sokak kızı Cevriye, ilk defa kendisinin sureti ile o kirli ve bulanık aynada karşılaşır ve kendisine bakmaktan haz duyar.
O vidodaki siyah başörtülü, kırmızı rujlu kadınsa, bu dünyaya evladını getirirken yaşadığı/yaşayacağı en mahrem anları o mekânda üç erkek ile birlikte kayda alırken kendisini görmüyor ama herkes için görünür olmaya çalışıyordu. Üç erkek dedim... Birisi kendisini belinden kavramış adam, birisi dünyaya getirdiği çocuğu “geldiği yerden” alan adam, onun yanındaki diğer adam ve bu görüntülere tekrar tekrar bakan “bütün adamlar”…
Yetkili makamlar “görmediyse” bu yazılmış metni görsünler.
Bu bir suç duyurusudur!
Doğumhanedeki kameraların, gelecek nesillerin mahremiyet hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle suç unsuru olarak kabul edilmesini talep ediyorum.

