
Ahmet Ağaoğlu''nun bir hikâyesi idi yanlış hatırlamıyorsam: “Gönülsüz olmaz” Çocukluğumuzda dinlediğimiz bütün hikâyeler bir yanıyla fedakârlığa, kendini tümüyle yaptığın işe, hizmet ettiğin kişiye adamaya dairdi.
Ya da ben yaşlandığım için ve yaşlandıkça insan vefasızlıkları ve ihaneti arayıp bulmakta mahir bir seçici algı geliştirdiği için en çok bu hikâyeleri hatırlıyorum.
İlk gençlik yıllarında öğretmenlerimiz yazdığımız kompozisyonları “sen bu işe kendini hiç vermemişsin” diye geri çevirirdi.
Rahmetli büyük annem katladığım çamaşırları, sildiğim yerleri teftiş ederken; “eli hamur ovalar, gözü dana kovalar” diye söylenirdi.
Resim öğretmenimiz sanki her birimiz Salvador Dali, Picasso olacakmışız, Şeker Ahmet Paşa az önce buradaymış da yerini bize emanet etmiş gibi gerçek sanatkârın kendini unutacak kadar eserine verdiğinde adını zamana yazdırdığını anlatırdı.
Edebiyat öğretmenimiz, yana yana kül olanların şiir söyleyebileceğini - ki ona göre şiir yazılmaz söylenirdi- her ders tekrarlardı.
Yemek tarifi bile yemek ile beraber pişmek üzerinden tarif edilirdi.
Her tarifin içine giren bir gönül bir yürek vardı ille de.
Şimdi yiten gönlün, yıpranmış yüreğin yerine tıbbi terimler uyduruluyor. Dikkatini toplayamayan çocuklara çat burada çat kapı arkasında duran çocuklara hiperaktif deniyor.
Hiperaktif teşhisi konan çocukların hepsinin hiperaktif olmadığını düşünüyorum.
Onlar hayatın hızına bir oyuncu olarak katıldıklarını bilmeyecek kadar kendini harekete kaptırmış olan çocuklar.
Çünkü postmodern kültür yaptığın işten ortaya çıkardığın üründen daha çok harcadığın enerji ile ilgileniyor.
Eskiden konuşmak için oturmak tercih edilirdi.
Sokakta ayaküstü yapılan muhabbet biraz uzun sürmüş ise “şöyle bir yere otursak” denirdi. Bir duvara, bir ağaç gövdesine hafifçe yaslanılırdı mesela.
Cep telefonu ile konuşanlara bakıyorum. Telefon çalar çalmaz başlıyorlar yürümeye. Neden insanlar cep telefonu ile konuşurken yürüyor. Yürüyecek bir mekân bulunamadığında önden arkaya sağdan sola olmadı sürekli başını sallayarak, bacaklarını hareket ettirerek konuşuyor.
Sanki karşımızdakini kendimizi vermekten sakınıyormuşuz gibi. Sanki konuşma bahane. Bütün mesele elimizde cep telefonu olmadığında tuhaf gelebilecek hareketleri cep telefonunun himayesinde yapmaya hak kazanmak içinmiş gibi.
Sanki.
Hiçbir şeye kendimizi vermeyelim diye tasarlanmış sanki bunca alet. Kendimizi verirsek kendimize rastlayacağımızdan korkmuş da birileri. Türlü düzenek kurmuşlar etrafımıza.
Sanki!
Eskiler birini sahiden tanımak istiyorsan birlikte yolculuğa çık diye öğüt verirlerdi. Oysa günümüzdeki yolculukların o eski yolculuklar ile neredeyse hiç alakası yok. Mekân neresi olursa olsun zaman hep o ekran zamanı. Cep telefonunun ekranı, bilgisayarın ekranı. Televizyonun ekranı.
Şimdi bir insanı tanımak istiyorsan önce ekran ehli mi yoksa muhabbet ehli mi olduğundan başlamak gerekiyor. Nasıl başlayacaksınız. Küçük bir ipucunu sizlerden esirgeyecek değilim.
Cep telefonu çaldı. Muhatabınız cep telefonuna cevap verirken sizi unutup kendisini “ceb”ine emanet ettiyse en geç üç vakte kadar onu “dost” listesinden silebilirsiniz.
Ofisine/evine ziyarete gittiniz. Tam o esnada da kaçırmadığı “programı” var. Size hoş geldin der demez ekranı kararttıysa karşınızda dostunuz oturuyor demektir. Kıymetini bilin.
Size hoş geldin dedikten sonra ancak konuşmak için reklam aralarını bekliyorsa, ya da gözü ekranda sizi ağırlamaya kalkıyorsa, ya da ekrana bakmadığı halde ille de ekranı kapatmamakta ısrar ediyorsa bırakın gitsin. Zaten o hiçbir zaman sizin zamanınızda yaşamayacak.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.