Bazen kötü niyetli iki parantez içinde mahsur kalmış gibi geliyor bana dünya ve sanki önemli olan her şey dışarıda kalmış.
Meselelerin sürekli etrafından dolaşmak ve özüne asla dokunmamak için icat ettiğimiz ne kadar çok şey var. Buna karşılık, fevkalade önemsediğimizi söylediğimiz o meseleler de bizim etrafımızdan dolaşıyor ve bize hiç dokunmuyorlar.
Gerçekten bir meselesi olanın, o meseleye dair bir iddianın sahibi olmasına gerek yoktur.
Kendime her an nereye gittiğimi sormam sormam sormam gerekiyor; yoksa biliyorum ki kaybolacağım!
Konuşma balonları da, uçan balonlar gibi iplerini bırakınca dünyayı terkedip gitselerdi keşke. Belki nefes alacak küçük hava boşlukları bulabilirdik o zaman.
Şunu kesin olarak anladım; kitaptan söylenmiş sözle gönülden söylenmiş söz aynı adrese gitmiyor.
Acı damladı damladı damladı göl oldu, deniz oldu, uçsuz bucaksız bir umman oldu. Peki biz, içimizdeki bu sarsak yüzme bilmezlikle şimdi ne yapacağız?
"Geçerim arasından kimsesiz çocukların/Ağaçlardan ağıtlar dökülür" diyor merhum Alaaddin Özdenören, "Dökülüş"te.
Hiç dillerden düşmeyen "hayat standardı" diye bir laf var; bazen çok ağır bir küfürmüş gibi geliyor kulağa!
Şimdi sadece kendimizi pazarlamaya yarayan CV"lerimiz var ve onlardan yaşanası bir hayat hikayesi çıkmıyor.
Kelimelerden edindiğimiz konforu, daha önce ürettiğimiz hiçbir lüks mâmûl vermemişti herhalde bize!
Kendinden emin olma hali, bu çağın en yaygın yanılgısı...
İlk ayağı basacağımız yer konusunda kafamız epeyce karışık olduğundan, pergel metaforu işlemiyor pek bizde.
İnsanlara hep güzel şeyler vermeyi istemek güzel; keşke olsa da versek!
Deve kuşunun yavrularına uçmayı öğretmesi mümkün mü; kendisi uçamıyor!
Ne bizimle yanan var, ne bizimle serinleyen...
Her eğri ormana gözü kapalı dalıp, "Yunus da hiç doğru odun bırakmamış" diye boş yere tafra yapma!
Duyduğuna inanma, inandığını duy!
Susan dil, kuruyan damak, sararan yüz, düşen takat ve geri çekilen heves... Kulluğa ayarlı her bir nefes...
Sanma ki her şeyin ölçüsü sensin; senin sürünmek dediğin şeye tırtıl yaşamak diyor.
Elimizde hiç soru işareti kalmadığından olacak, sürekli yargı cümleleri kuruyoruz.
Arkasından bakan yıldız, "Şöyle biraz kay dedim, sen işi abarttın" diye seslendi aşağılara doğru kayıp giden diğer yıldıza.
İki yakamdan tutup beni sarstı ve "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diye haykırdı. "Hayır!" dedim. "Ben de bilmiyorum!" dedi kederle.
"Ya bulmanın bir yolunu bilsem" dedi meczup, "ya da bilmenin bir yolunu bulsam!"
Başlıklar :

