“Yüz yıl sonra bu dünyada yaşayan insanlardan
hiçbiri bu dünyada olmayacak’’
Hadis-i Şerif
Maraşlı bir meczup, kalabalıkların karşısına gelip “Ey ahali! Müslüman zengin olmaz, zengin Müslüman olmaz!” diye seslenip ortadan kaybolurmuş.
Okuryazar bir kuşağın temsilcisiyiz. İdeal bir dünya kurabilmek için hem çok okuduk hem de eylem hâlinde olduk. Bir günümüzün boş geçmesi, inancımıza ihanet gibi gelirdi. Üstelik tek başımıza dünyayı değiştire-bileceğimize inanırdık.
Mustafa Özel’in bir makalesini okumuştum. Yazının başlığı “Adam Zengin Olur mu?” idi. Muhtemelen Mustafa Bey bu makaleyi unutmuştur fakat ben hiç unutmadım. Çünkü insan fıtratını bu kadar güzel anlatan başka bir yazı okumamıştım.
“Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için hemen secdeye kapanın.”
İnsan, Cenab-ı Hak’tan bir cevher taşıdığı için ruhu onu sürekli yukarıya çeker. Bu yukarıya doğru hareketin iki tezahürü vardır.
Allah’a inanan bir kul, Allah, âlem ve insan tasavvuruna uygun bir hayat yaşar. İbadetlerini yapar, helale ve harama dikkat eder. Dünyanın geçici olduğunu bilir, kâinatı bir bütün olarak görür ve hikmet arayışını sürdürür. Bu çabanın nihai amacı Allah’ın rızasına ulaşmaktır. Tasavvufta fenâfillâh kavramı, insanın benlik iddiasından sıyrılarak kulluk bilincinde derinleşmesini ifade eder. Mustafa Özel, bu yönelişi “ilahileşmek” kavramıyla anlatır.
İLAHİLEŞMEK VE FİRAVUNLAŞMAK
İkinci insan grubunun da bütün hareketleri yukarıya doğrudur. Fakat bu defa insan, dünya malına saldırır. Kendini güvende hissetmez, geleceğini güvence altına almak ister. Ardından çoluk çocuğunun, yedi göbek sülalesinin geleceğini güvence altına alma çabası başlar. Bu korku; ekonomik krizlere, küresel sarsıntılara, deprem ve sel gibi felaketlere karşı bütün tedbirleri alma arzusuna kadar varır. Bunun bir adım ötesi firavunlaşmadır.
İnsan bütün tedbirlerini maddi olarak alır ve dünyaya ilişkin bütün güvencelerini maddi âlemde arar. Kâinatla kurduğu ilişkiyi de madde üzerinden kurmaya başlar. Servet, bir imkân olmaktan çıkarak hayatın temel gayesine dönüşür. İnsan, sahip olduklarıyla yetinemez ve giderek kendi gücünü mutlaklaştırır.
Mustafa Özel’in dikkat çektiği mesele de budur: Her iki durumda da insanın yukarıya doğru hareket etme arzusu vardır. Ancak bu arzu, birinde hakikate ve hikmete yönelirken diğerinde mal, mülk ve hâkimiyet tutkusuna dönüşür. Tasavvufun nefs terbiyesi üzerinde durması, tam da bu noktada anlam kazanır.
Hz. Âdem’den bugüne kadar bütün peygamberler, insanoğlunun Allah’a kul olarak yaşaması, kâinattaki yerini kavraması ve dünya ile ilişkisini tevhid, adalet ve hikmet üzerinden kurması için çaba göstermiştir. İnsan fıtratı maddi olana meyletmeye müsaittir. Cenab-ı Hak, inanç ve itikadın bozulduğu, kavramların yerinden edildiği dönemlerde peygamberler göndererek insanları hidayete çağırmıştır.
Modern dönemde maddiyat üzerinden batı aydınlanma felsefesi bütün dünyayı kasıp kavurmaya başlayınca; Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya eserini hazırlamıştır. Bu eseri yazarken insanların, inançların bozulması ve kavramların ters yüz edilmesi karşısında peygamberlerin nasıl mücadele ettiğini öğrenmelerini; yeni meydan okumalar karşısında geçmişin tecrübesinden istifade etmelerini amaçlayan önemli bir kaynak ortaya koymuştur.
Peygamberlerin mücadelesini günümüz insanına çıkış yolu olarak göstermiştir.
Sonuç olarak: İnsan zengin olabilir; mesele, zenginliğin insanı hangi yöne taşıdığıdır. Servetini hikmet, adalet ve merhamet için kullanan insan dünyayı imar eder.
Servetini kendi gücünü büyütmenin ve geleceğini mutlak biçimde kontrol etmenin aracı hâline getiren insan ise kendi nefsinin esiri olur. Müslümanlık zenginliğe engel değildir; asıl mesele, zengin olurken insan kalabilmek, dünyaya sahip olurken dünyanın esiri olmamaktır. Belki de soruyu şöyle sormak gerekir:
Adam zengin olur mu?

