Önümüzde muazzam bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Bu, odur.
Fon skandalının başından beri ben dâhil pek çok insan gereken şeyin “arınma” olduğunu savunduk ama burada kavramları yerli yerinde kullanmamaktan kaynaklı bir hata yaptığımızı düşünüyorum.
Bu noktada imdadımıza yetişecek kavram “arınma” değil, tövbe bence. Anlatayım dilim döndüğünce.
Arınma, belirli oranda pislenmiş bir şeyin temizlenmesi anlamına gelir genel olarak. İnsana uyarlandığında ise saflaşmak, safi hale gelmek gibi bir karşılığa denk gelir.
Tövbe ise yaptığın bir hatayı, işlediğin bir günahı bir daha yapmamak, bir daha işlememek için ortaya bir niyet ve uygulanabilir bir süreç koymaktır.
Arınma tekrar kirlenmeye engel olma iddiası taşımazken tövbe tekrar kirlenmemek için yoğun gayreti de içeren daha aşkın bir süreç tanımlar.
Doğrusu bir Nasuh tövbesi sürecine hepimizin ihtiyacı olduğu zorlu bir süreçten geçerken bu hatırlatmayı yapmayı kendime borç biliyorum.
Bu hatırlatma bazıları için elbette bir “tövbe etsinler de unutulsun gitsin” hatırlatması değil. Bunu izah etmeye bile üşeniyorum. Burada hata yapanın maddi cezası neyse son haddine kadar verilmeli. Ben, bütünüyle başka bir “temizlik” öneriyorum.
Bu, burada bir dursun.
Sadakat, bunu böylece kabul etmek zorundayız ki, politik olarak hayatımıza 15 Temmuz darbe kalkışmasının oluşturduğu büyük travma ile girdi en çok. “Liyakat yerine sadakat” tartışmaları AK Parti’ye yönelik eleştirilerin başlıcası haline geldi. Buna karşılık AK Parti “liyakatli sadakat” diskuru oluşturdu falan ama ben bu tartışmanın iki tarafını da son derece yanlış buldum hep.
Sadakat yani bir kimseye, bir gruba, bir ilkeler bütününe karşı gösterilen içten bağlılık olumsuz bir kavram olmamakla, hatta son derece güzel bir şey olmakla birlikte kendi başına merkezileştiğinde toplumları, kişileri ve ilkeleri “eleştirilemezlik zırhı” ile kuşatır ve bu zırh çok çeşitli sorunları beraberinde getirir.
Yine de hatırlatmakta fayda var. Bugün Cumhurbaşkanımıza sadakat ile bağlı olanların değil, onun güvenine ihanet edenlerin yol açtığı sorunlarla karşı karşıyayız.
“Sadakat-liyakat” tartışmasına niçin esastan itiraz ettiğimi de anlatayım. Burada doğru kavramın sadakat değil “sıdk” olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü “sıdk”, sadakati aşan bir anlam dünyasına çağırır bizi. Sözünde doğruluk, niyetinde doğruluk ve ahdinde-misakında doğruluk üçlüsünün üçünü de kapsar ve burada sadakat bir insana, bir gruba değil doğrudan doğruya kişinin kendi iç dengesine yönelen bir anlam kazanır.
“Sıdkı olmayanın liyakati olmaz ama liyakati olmayanın sadakati olabilir” diyeyim de derdim çok daha iyi anlaşılsın.
Geniş, kalabalık bir insan kaynağı ile hareket etmenin getirdiği zorlukları ve bu insan kaynağının yaşatabileceği hayal kırıklıklarını en aza indirebilmenin birinci kuralı “ahdine sadık” olanla iş tutmaktır.
İnşallah itidali elden bırakmadan derdimi anlatabilmişimdir. Çünkü itidal sıdkın kardeşidir.

