İlk yaz başlangıcı. Kavaklar pamucuklarını dağıtıyor. Güneşli, sıcak bir gün. Mercan Yokuşu’ndan iniyorum. Uzun Çarşı’ya doğru yürüyorum. İş günleri bu sokaklar cıvıl cıvıl; hatta kalabalık o kerteye varıyor ki yürümek mümkün olamıyor. Bu durumda insanın etrafını görmesi de imkânsız.
İstanbul’u gezeceklere pazar gününü tavsiye ederim. İşte böyle bir günde sokaklarda in cin top oynuyor. Her gün gelip geçtiğiniz o sokak arasında bir hamam olduğunu fark ediyorsunuz. Eski İstanbul’dan kalma bir havagazı lambası gözünüze ilişiyor. Bir kitabeyi okumak için vaktiniz oluyor. Size kimse “Ne aradın hemşehrim” diye zort zort konuşmuyor.
Öğle ezanı. Sokak arasında bir cami minaresi. İbrahim Ağa Camii imiş. Geniş bir bahçesi var. Lakin cemaatı da, imamı da yok. İstanbul’un orta yerinde böylesine bir bahçe. Erikler, şeftaliler, dut ağaçları. İnsan birden kendini Eğin’de, Geyve’de falan sanıyor. Dutlar irileşmiş, vişneler domur domur. Etrafta kimseler yok. Sadece cami bahçesinde sallanan çamaşırlar.
Oradan ayrılıp Uzun Çarşı’nın başındaki Yavaşça Şahin Mehmed Ali Paşa Camii’ne girdim. Sakallarından, giyim kuşamlarından, başlarındaki takkelerden taşralı oldukları belli ihtiyarlardan oluşan bir tek saf. Öğle namazını kılıyoruz.
Yavaşça Şahin Fatih’in kumandanlarından. Kabri de caminin bitişiğinde. Minberini Süleymaniye hatibi iken padişah imamı olan Hacı Seyyid Mehmed Efendi koydurmuş.
Kesme taştan tek kubbeli olan cami 1950 yılına kadar kapalı imiş. O sene esnafın teşebbüsü ile esaslı bir tamir görmüş. Minberi ve ahşap kısımları cevizden, harika oymalı, stilize edilmiş yaprak ve çiçek motifleri var. Ne yazık ki bu şirin caminin duvarları da yarıya kadar hamam fayansı ile döşeli. Cemaattan birine soruyorum, rutubeti önlesin diye dizmişler.
Cami’nin giriş kapısının yan tarafından da iri bir Kanada kavağı. Ben kavağa bakar iken beyaz sakallı ama çalışmanın verdiği enerji ve dik duruş ile bir ihtiyar yanaşıyor, kısık sesi ile cami ve oradaki tek kavak hakkında bilgiler veriyor. Kavağı kendisi dikmiş. Caminin sağ yanı hep kabristan imiş, sonraları dükkânlar yapılmış oralara. Kendisi de esnaftanmış, yorgan imali yaparmış, ama kader, şimdi o kavağın dibinde ayakkabı tamir ediyor. İşte gölgesinde barınıyoruz bu ağacın diyor ve ağacın kadrini biliyor. Aksekili Şükrü Usta aynı zamanda Kuva-yı Milliye ve Muharip Gaziler Derneği üyesi, kavağa çakılı çivide fotoğrafları, pazubendi ve ceketi asılı. Tarık Buğra ilgilenmiş kendisi ile, Küçük Ağa’yı nasıl buldun” diye sormuş. Cemiyetin faaliyetlerini durdurmuşlar. O konulara fazla girmek istemiyor.
Şükrü Usta’nın uzattığı tabureye oturup Uzun Çarşı’ya bakıyorum. Beni buraya çeken ne?
Eski ayakkabılar, eski elbiseler, eski ceketler, eski eşyalar, eski adamlar. Eh işte bir eskiciler çarşısı. Daha çok Nevşehir, Niğde, Akseki ve Konyalı esnaf barınıyor. Lakin pazar günleri, pazar günleri bütün bir Anadolu coğrafyası oraya toplanıyor.

