Türkiye’nin farklı yerlerinden, farklı meslek ve çevrelerden dostlarımızla, geçtiğimiz haftanın altı gününü Özbekistan’da geçirdik. Ata topraklarımızı son olarak mayıs ayında ziyaret etmiştim. Yılın ikinci seferi için yazın boğucu sıcaklarının geçmesini bekledik, ardından tekrar yola revan olduk. İstanbul’dan Ürgenç’e uçup Hîve’yle başladık, sonrasında Buhara ve Semerkand’a geçip, Taşkent’le güzergâhımızı tamamladık.
Seyahat izlenimlerime dair bazı notları paylaşmak istiyorum:
Ziyaretçilerini çağların ötesine taşıyan Hîve, her zamanki gibi olağanüstüydü. Şehirde iki gece kaldık. Mekân ve insan hikâyeleriyle, Hîve bütün misafirlerimizi büyüledi. Fakat şöyle üzücü bir notu da eklemem gerekiyor Hîve’ye dair: Şehrin sur içi -İçankala- bölgesinde, namaz kılabileceğimiz, beş vakit ibadete açık bir cami maalesef yok. Normalde namazlarımızı eda ettiğimiz, surların doğu çıkışındaki Seyyid Niyaz Şaliker Camii’ni de -zannediyorum restorasyon gerekçesiyle- kapatmışlar. En yakın camiye en az 30 dakika yürümek gerekiyor. Sur içi Hîve şu durumda ezan sesine ve camiye hasret.
Manevî ve ilmî derinliğiyle tarihteki adı “Kubbetu’l-İslâm” (İslâm’ın kubbesi) olan Buhara, tarihî merkezindeki turist yoğunluğu sebebiyle, ilk adımda hemen nüfuz edilemeyen bir şehir. Buhara’nın size kendisini açması için en az birkaç gün kalmanız, ara ve arka sokaklarını adımlamanız, şehrin dış mahallelerine doğru açılmanız şart. Eğer bunu yapma imkânınız yoksa, Yasin Aktay Hocamın eylül ayındaki Özbekistan ziyaretinin izlenimlerini aktarırken vurguladığı “tarihin müzeleşmesi” tuzağına düşmek kaçınılmaz.
Bu seyahate lise ikinci sınıfta okuyan büyük kızım Meryem, dört arkadaşıyla birlikte katıldı. Buhara, onlarda da “müze şehir” izlenimi bıraktı. Hîve’nin doğallığı ve tarih önceliği, Buhara’da yerini turistler için hazırlanan renkli bir sergiye terk etmişti. “Dışarıdan bakınca böyle düşünmekte haklısınız” dedim ve ekledim: “Ama siz şehre sadece uğradınız. Tarihini derinlemesine okuduğunuzda ve belki başka bir zaman daha uzun süre kalma imkânı bulduğunuzda, Buhara şimdi göstermediği yüzlerini size açmaya başlayacak.”
Emir Timur’un görkemli başkenti Semerkand, her zamanki gibi ihtişamlı, hareketli, yemyeşil, doğal ve bereketliydi. İslâm coğrafyasında en etkilendiğim şehirler sorulsa, herhalde Semerkand’ı ilk beşte zikrederim. Şehrin tarihi ve geçmişi hakkında hiçbir bilmeseniz bile, dikkatli bir gözle Semerkand’ın ritmini izleseniz “Burada kesinlikle çok önemli bir şeyler yaşanmış…” dersiniz. Öylesine ruhu olan ve sizi kuşatan bir şehirdir Semerkand.
Semerkand’da, ismini Hz. Abbas’ın oğlu Kusem’e atfedilen kabirden alan Şâh-ı Zinde Külliyesi’ni ziyaret ederken güzel bir tevafuk gerçekleşti. Erzurum’un has Müslümanlarından Prof. Dr. Mustafa Ağırman Hocamla, bir televizyon kanalı için yaptıkları çekim sırasında karşılaştık. Normalde yayını bölmeleri söz konusu değildi, ama ben tam geçerken batarya değiştirme ihtiyaçları hasıl olunca, hızlıca sete girip Hocamı selamladım. İkimiz de epey şaşırdık ve sevindik bu tevafuka.
Mayıs ayındaki ziyaretim sırasında, Taşkent’te bu yıl içinde açılan İslâm Medeniyeti Merkezi’ni görme imkânı bulamamıştım. Bu defa 2,5 saatimizi ayırıp bu muazzam müzeyi adımlama fırsatına eriştik. İçerik bakımından dopdolu, estetik açısından olağanüstü, ayrıntılar yönüyle de çok zengin bir merkez inşa edilmiş. Taşkent, 1966’daki o korkunç depremde yıkılıp tarihî dokusunu büyük ölçüde yitirmiş bir şehir olduğundan, İslâm Medeniyeti Merkezi, birçok boşluğu aynı anda doldurmuş.
Özbekistan elbette Hîve, Buhara, Semerkand ve Taşkent’ten ibaret değil. Tirmiz var, Karşı var, Şehrisebz var, başlı başına bir havza olarak Fergana var… Sadece Özbekistan’daki ilmî ve dinî kurumları kapsayan özel bir seyahat da yapmak lazım hatta. Bunun için ilk adımı Taşkent’te attım. Özbekistan’daki dinî kurum ve kuruluşların Türkiye temsilcisi Prof. Dr. Ali Askerhan Kasımov Hocam’la Taşkent’in kalbi Hz. İmam Külliyesi’nde karşılaşınca, “Mutlaka planlayalım” diye sözleştik. Ya nasip…

