Türkiye savunma sanayiinde hamleler yaptıkça bizim “komşi”de telaş artıyor.
Geri kalmamak için çırpınıyorlar ama beyhude bir çaba içinde oldukları ortada.
İlgilisi bilir, İkinci Dünya Savaşı sırasında, müttefiklerin safında yer aldıkları günü milli bayram olarak kutluyorlar.
Ne yapsınlar, kimseyi denize dökmüşlükleri yok.
Millî bayramında askerî geçit töreninde gösteri yapma hevesine tutuştular ve henüz Yunan ordusunun envanterine girmemiş ve yabancı askerler tarafından kullanılan pek çok araç, sistem ve mühimmat yer aldı.
Bu durum, biz daha söz konusu bile etmeden, kendi kamuoyunda alay konusu oldu.
Yunan halkı bu saçma hareket üzerine sadece alay etmekle kalmadı, aynı zamanda öfkeyle karşıladı.
Yabancı askerlerin kullandığı sistemlerin üzerinde o ülkenin bayrakları da bulunuyordu.
Almanya’dan getirilen ve üzerinde ABD bayrağı olan Stryker zırhlı muharebe aracı.
Portekizli pilotların kullandığı Brezilya yapımı askeri kargo uçağı.
İsrail’e sipariş verdikleri roketatar sistemi.
Yine İsrail yapımı kaynak koduna erişimleri bulunmayan uçaksavarlar.
Avusturya yapımı İHA’lar.
El atıyla çalım satmak derler bizim köyde buna.
Şehirde ne dediklerini ise anmaya gerek yok.
Türkiye ile her konuda yarışa tutuşmak için uğraşıyorlar ama bizim sözümüze kulak verseler, böyle gereksiz sıkıntılara girmezler.
Diyoruz ki… Komşu, bizim sizinle bir hesabımız yok. Savaşmak niyetinde değiliz. Zaten yarış etmeye kalkınca çok geride kalıyorsunuz.
Fakat ille yarışmak istiyorsanız, daha çok çalışmanız gerekir.
Bizim çocuklar 7/24 çalışıyor; gece gündüz durmadan.
Sizin çocuklar 7/25 için kafa yorsunlar.
Yetmezse 7/26’yı denesinler.
Yahut bir an önce kurtulun bu ergen psikolojisinden. Ergen yatıp ergen kalkmayın.
DAYAĞI YİYEN, DEVLET DEĞİL Kİ
Trafik terörü nadirattan çıktı maalesef.
Epeydir hava sert, trafik keşmekeş, ahali gergin.
Somut bir olaydan örnek verelim.
Araçtaki iki kişi motosikletli biriyle tartışıyor.
Durunca inerek motosikletliyi darp ediyorlar.
Başlangıçta hangisi hatalı, hangisi haklıydı bilemeyiz.
Fakat araçtan inme başlı başına ceza gerektiriyor.
Dayak atmaksa daha büyük bir ceza sebebi.
Yeterince dövdüklerine kani olduktan sonra gaza basıp gidiyorlar ama kısa sürede yakalanıyorlar.
Dayak atan iki kişiye 360 bin lira ceza kesiliyor.
Sıkça rastlandığı için artık bu tür sahneler sıradan.
Ve şükür ki yakalanmama ihtimali neredeyse sıfır.
Her tarafta kameralar var. Suç işleyen nereye kaçarsa kaçsın, nerede saklanırsa saklansın birkaç saat içinde yeri tespit edilebiliyor.
Yine de hırsızı uğursuzu, sinirlisi gergini, sapa yerlerden geçerek izini kaybettireceğini ve yakalanmayacağını düşünüyorsa, kafasında bir arıza var demektir.
Sözünü ettiğimiz olaya dönelim.
O iki kişiye kesilen ceza tutarı -ayrıca dava açmasına gerek kalmadan- motosikletliye verilse gerektir.
Ancak o zaman bir parça anlamı olur.
Aksi hâlde, “yediği dayakla kalsın” demeye gelir.
Dayağı yiyen, yüzü gözü morartılan devlet değil ki.
Maliye için bir o kadar ceza daha kesilebilir pekâlâ.
Memlekette makbuz ve kalem sıkıntısı yok nasılsa.
KARNIMDAN VURDU BENİ BU ÇOCUK
Hikâyemizin en temiz kalemlerinden Mustafa Çiftci telefonda -seversin diyerek- mini bir hikâye anlattı.
Anadolu’da pek çok yörede babaanne, anneanne ve nine için “ebe” ifadesi kullanılır malûmunuz.
Eşinin ebesi, komşularıyla evde oturup diz ağrıları üzerine konuşurken, içeriye evin küçük oğlu elinde bir oyuncak tabanca ile girmiş ve sağa sola ateş etmiş. Pat, pat, pat…
Tabanca oyuncak ama tetiği çekince patlıyor.
Beş altı ihtiyarın hepsi seksen yaşın üstünde.
Patlama sesini duyunca her biri kendini yere atmış. “Eyvah vuruldum… Yandım anam…” sesleriyle oldukları yerde iki seksen serilmişler.
Sonra bakmışlar ki kan yok, acı yok; silahın oyuncak olduğunu anlayıp birer ikişer doğrulmuşlar.
Fakat başroldeki ebe, vurulduğundan emin.
Demiş ki: “Gızlar, benim midem fena yanıyor; hele bir bakın, karnımdan vurdu zaar bu çocuk beni.”

