I-
Azerbaycan’ın önde gelen şairlerinden Bahtiyar Vahapzade’nin 1991 yılında kaleme aldığı “Azerbaycan-Türkiye” şiirinde yer alan, “Bir milletiz, iki devlet/Aynı arzu, aynı niyet/Her ikisi de cumhuriyet/Azerbaycan-Türkiye” mısraları Azerbaycan’ın Türkiye’nin “ağabey” imajına itiraz bahanesiyle devlet eliyle yürürlükten kaldırıldı.
Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında yapılan Türk Devletleri Teşkilatı 13. Zirvesi’ne Azerbaycan, Dış İşleri Bakanı ile katıldı.
Azerbaycan’da öğretmen ve öğrencilere getirilen başörtüsü yasaklarına, Türkiye’den gelen eleştiriler bahane edilerek, isim vermeksizin Azerbaycan’ın iç işlerine kimsenin müdahale edemeyeceği üzerinden başlatılan “soğuk mesafe”, zirveye bakanlık düzeyinde katılım ile Azerbaycan politikalarının Türkiye’ye karşı uygulamış olduğu “balans siyaseti” bütün dünyaya ilan edildi.
Kavga çıkarmak isteyen kocanın kusur bulamadığı karısına yemeğin tuzunu bahane etmesi gibi, Azerbaycan da ekonomik olarak güçlenmiş olmasının verdiği güvence ile, “ben benim, sen de sensin ve sen benim göz hizamda durduğun sürece” mesajını başörtüsü üzerinden başlatıp, Türk Devletleri Teşkilatı’nın 13. Ankara Zirvesi’ne Dış İşleri Bakanlığı düzeyinde temsilci göndererek pekiştirmiş oldu.
Çalkantılı dünya düzeninde her vesile ile yeniden başörtüsü yasaklarının gündeme geleceğini öngörmek istemem. Lakin gidişattan tedirginim.
Hatırlayın 6 Şubat depremi sonrası Azerbaycan’dan yola çıkan, varını yoğunu otomobiline yükleyen bir Azerbaycan Türk’ünün desteği, kalbi olanlar cumhuriyetinin vatandaşlarını derinden etkilemişti. Böyledir. Devletlerin “reel politiği/balans siyaseti”... Halkların duygusal aidiyet bağları... Fertlerin vicdanı... VARDIR.
Acı olan şudur: Sosyal medya çağında, oturduğu yerden kalkmaya üşenenlerin etkileşim kapitalizmine veri ürettiği, klavye başında kahramanlaştığı, her türlü provokasyonu itina ile inşa ettiği algoritma çağında, azların ve azgınların “bahtiyar” olduğu eşikte bekleşiyoruz.
II-
Zaferler ve hasarlar sadece tarihe ait değildir. Gündelik hayatın içindeki değişimler de kendisini tarihi bir an olarak dayatmak ister. Bu dayatmayı Anna Karenina’nın kendisini trenin altına atıp intihar etmesinden sonra Vronski’yi Osmanlı karşıtı bir subay olarak Slav kardeşliğinin izinde Osmanlı Sırp savaşına gönüllü olarak katıldığı sahne üzerinden değerlendirmek mümkün.
Vronski, Anna’nın yokluğunu gönüllü asker oluşuyla doldurmak ister. Böylece Savaş, Anna’nın ölümünden sonra romanın yeni “duygusal merkezi” olur.
Anna’nın ölümünden sonra hayatına anlam vermekte güçlük çeken Kont Vronski, savaşa gönüllü giderek kendi ölümünü savaşta bulmak, böylece ölümün toplumsal olarak kabul edilebilir biçimine kavuşmak ister. Hayatındaki acıdan kaçmak için kamusal bir davaya sığınır.
Roman boyunca değerini hiçbir zaman yitirmeyecek sorular ile bütün zamanların okuyucusunu metnine bağlayan Tolstoy’un, bu bölümde sorusu şudur:
İnsan gerçekten bir halk için mi savaşa gidiyor, yoksa kendi hayatındaki boşluğu daha büyük ve daha soylu görünen bir davayla mı örtüyor?
Tolstoy bu soruyu sadece sevgilisi müntehir olan Kont Vronski üzerinden sormaz. Yayınladığı kitap başarısız olan, kamuoyunda yeterince ilgi görmeyen Levin’in üvey ağabeyi Sergey İvanoviç Koznıçev üzerinden de sorar.
Sergey İvanoviç Koznışev’in savunduğu düşüncenin üç ayağı vardır:
Din kardeşliği/ırk-soy kardeşliği/zulme uğrayan Slavları kurtarma görevi.
Tolstoy burada özellikle “bizimle aynı dinden ve aynı ırktan kardeşlerimiz” düşüncesini öne çıkarır.
Bu, 1870’lerin Rusya’sında gelişen Panslavist duygunun romana girdiği noktadır.
Tolstoy’un metnini zamana karşı koruyan, bu düşünceyi doğrudan bir anlatıcı hükmü olarak vermemesi; Koznışev ile Levin’i karşı karşıya getirmesidir. Koznışev’in mantığı kabaca şöyledir:
“Bir kadın veya çocuk sokakta dövülüyorsa, insan önce “bu benim görevim mi?” diye düşünmez; müdahale eder. Dolayısıyla Sırpların ve diğer Slavların Osmanlı yönetiminde ezildiği düşünülüyorsa Rusların müdahale etmesi de insani bir görevdir.
Levin, ağabeyinin bu temsilini, kıyasını kabul etmez.
Çünkü sokakta gözünüzün önünde gerçekleşen somut bir şiddet ile uzakta bulunan bir halkın uğradığı zulüm hakkında gazetelerden, siyasi söylemlerden veya milliyetçi propagandadan bilgi edinmek arasında fark vardır.
Levin adeta roman boyunca her türlü sorun ile ilgili olarak dile getirdiği “Ben gerçekten neyi biliyorum” sorusu Rusların Osmanlı karşıtı olarak savaşa gönüllü olma meselelerinin tartışıldığı sahnelerde de ortaya çıkar.
Levin üzerinden Tolstoy, “halk” ile “aydınların halk adına konuşması” arasındaki farkı göstermek ister: “Başkasının acısı adına savaşma hakkını bize kim veriyor?”
Tolstoy “halk” ile “aydınların halk adına konuşması” arasındaki farkı gösteriyor köylüler üzerinden.
Romanın çok çarpıcı sahnelerinden biri de köylünün savaşa ilişkin düşüncesinin sorulmasıdır.
Koznışev ve çevresindeki aydınlar Rusya’nın büyük bir heyecan içerisinde olduğunu düşünürken, köylünün savaşa ilişkin ilgisi çok daha sınırlıdır.
Bu nedenle Tolstoy iki farklı “Rusya” inşa ediyor metninde.
Salondaki Rusya: Slav kardeşliği/Sırplar/Hristiyanlık/Osmanlı zulmü/kahramanlık/fedakârlık.
Köylünün Rusya’sı: Gündelik hayat/geçim derdi/ekilecek topraklar/alınacak mahsuller/ödenecek borçlar.
Levin’in tutumunu savaş karşıtı olduğu noktasından değerlendirmek doğru değil. O aydınların kendi düşüncelerini “bütün Rusya böyle düşünüyor” iddiası ile dile getirmesine itiraz eder.
Levin’in bu itirazının günümüz için yeniden ele alınması gerektiği üzerinden konuşmaya haftaya salı devam edelim inşallah.

