Türkiye ekonomisinde bazı rakamlar var ki ilk bakışta insanın gözünü gönlünü aydınlatıyor, biraz yakından bakıldığında ise endişelendiriyor. İşsizlik oranı da bunlardan biri. TÜİK’in Eylül 2026 verilerine göre işsizlik oranı yüzde 8,4 seviyesinde. Tek başına değerlen-dirildiğinde ekonominin istihdam cephesinde büyük bir sorun yaşamadığı düşünülebilir. Ancak aynı verilerin ayrıntılarına indiğimizde bambaşka bir Türkiye ile karşılaşıyoruz. İş bulamayanlar, çalıştığı hâlde yeterince kazanamayanlar, daha fazla çalışmak isteyenler ve iş aramaktan vazgeçenler...Kısacası, istatistiklerde birbirinden ayrılan ama gündelik hayatın içinde aynı ekonomik sıkışmışlığı yaşayan milyonlarca insan. Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.
İŞSİZLİK YÜZDE 8, ÇARESİZLİK YÜZDE KAÇ?
Uzunca süredir işsizlik rakamlarının en dramatik yanı, dar tanımlı işsizlik ile atıl işgücü arasındaki giderek büyüyen uçurum. Resmî işsizlik oranı yüzde 8,4 iken atıl işgücü oranı yüzde 31,2 seviyesinde. Üstelik son iki yılda işsizlik oranı neredeyse yerinde sayarken atıl işgücü belirgin biçimde yükseliyor. Yani açıklanan işsizlik oranı değişmiyor ama işgücü piyasasındaki sorunlar büyümeye devam ediyor. Memlekette maşallah iş bulamayan var, bulduğu işle geçinemeyen var, daha fazla çalışmak isteyip çalışamayan var, bir de iş aramaktan umudunu kesen var. Ama neyse ki işsizlik oranımız düşük!
İşin bir de istatistik tarafı var tabii. İnsan iş bulmaktan umudunu kesip aktif olarak iş aramayı bırakınca, belirli koşullarda işsiz sayılmaktan da çıkıyor. Yani iş bulamayan insan ortadan kaybolmuyor ama işsizlik istatistiğinden kaybolabiliyor. İşsizliği azaltamıyorsak biz de işsiz saymayız, ne olacak yani, diyoruz bir bakıma! Vatandaşın çaresizliği büyürken rakamların yüzü gülüyor ne de olsa. Öyle değil mi? İşsizliğin oranını TÜİK hesaplıyor da çaresizliğin oranını kim hesaplayacak acaba? En iyisi biz bir Çaresizler Kulübü kuralım. Yalnız kulübün üye sayısını açıklamaya kalkmayalım, sonra işsizlik rakamlarının tadı kaçar.
RAKAMLAR ÇALIŞIYOR, KADINLAR ÇALIŞAMIYOR
Eylül verilerinde dikkat çeken bir başka gelişme kadın istihdamındaki bozulma. İşsiz sayısındaki artışın yaklaşık yüzde 72’si kadınlardan kaynaklanıyor. Kadınların işgücüne katılımı artarken istihdamlarının azalması, çalışma isteği ile istihdam olanakları arasındaki uyumsuzluğun kadınlar açısından daha belirgin olduğunu gösteriyor. Türkiye’de kadın istihdamı meselesini tek başına iş ilanları veya mesleki yeterlilik üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Çocuk ve yaşlı bakım sorumlulukları, erişilebilir kreşlerin yetersizliği, çalışma koşulları ve ücret düzeyleri kadınların işgücüne katılım kararlarını doğrudan etkiliyor.
Kadınların çalışmasını istiyoruz ama çalışabilmeleri için gerekli sosyal ve ekonomik koşulları ne ölçüde oluşturuyoruz? Bir annenin çocuğuyla geçireceği zamandan, bir kadının kendisine ve ailesine ayıracağı saatlerden vazgeçerek iş araması her zaman ekonomik özgürleşmenin hikâyesi olmayabilir. Bazen evdeki tencerenin kaynaması, faturaların ödenmesi, ay sonunun getirilebilmesi için verilen sessiz bir mücadelenin hikâyesidir. Çalışmak kadının hakkı, ekonomik bağımsızlığı da en doğal özgürlüğü olarak görülebilir. Ama bir kadın çalışmak istediği için değil de tek maaşla ev geçinmediği için çalışmak zorunda kalıyorsa burada bir sorun yok mu? Demem o ki kadınların çalışmasının önündeki engelleri kaldırmak yerine, neden onları geçinebilmek için çalışmak zorunda bırakan koşulları konuşmuyoruz?
PROGRAM BAŞARILI, HASTA PERİŞAN!
Ekonomi politikasının başarısını enflasyonun düşmesi, faiz kararları veya finansal göstergelerin dengelenmesi üzerinden değerlendiremeyiz. Hele hele vatandaşın hayatında karşılığı olmayan rakamlarla başarı hikâyesi yazmaya hiç kalkmayalım. İki yıldır istihdam oranı geriliyor, atıl işgücü büyüyor, gençler iş bulamıyor, çalışanlar geçinemiyor. Ama ekonomi yönetiminin dilinde hâlâ sabır, dengelenme, dezenflasyon ve programın kazanımları var. Maşallah, programın kazanımları bitmek bilmediği gibi vatandaşın kayıpları da bir türlü bitmiyor! İnsan ister istemez soruyor, bu ekonomi programı kimin ekonomisini düzeltiyor?
Yıllardır vatandaştan fedakârlık bekleyen, yüksek finansman maliyetleri altında üreticiyi ve esnafı ayakta kalma mücadelesine mahkûm eden, ücretliyi enflasyonla mücadelenin yükünü taşımaya zorlayan bir ekonomi anlayışının istihdam cephesindeki sonuçlarını da konuşmak zorundayız. İşletmeler yatırım kararlarını erteliyor, gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyor, aileler ikinci bir gelir olmadan ayakta kalmakta zorlanıyor. Ekonomi yönetimi enflasyonu düşürmeye odaklanırken istihdamın, üretimin ve gelir dağılımının ne hâle geldiğini görmezden gelemez. Tamam, ölmek için doğuyoruz da, yanlış giden bir şeyler var! Neden yaşamadan ölüyoruz demiş diyen.
Bizde soğuk söz duymuş bir gönül, kırk yaz görse ısınmaz.

