Tam 24 yıl önce bu sabah, 4 Kasım 2002 günü Yeni Şafak “Milletin zaferi” manşeti ve “Tarihi tasfiye” alt başlığıyla çıkmıştı.
Ecevit, Yılmaz, Bahçeli ve Çiller Meclis dışında kalmıştı. Başbakan Ecevit’in DSP’si eriyerek yüzde 1’e düşmüş, 1983’te yüzde 45 alan ANAP yüzde 5’e gerilemişti. Kurulalı 15 ay olan AK Parti ise oyların yüzde 34,28’ini alıp 363 milletvekiliyle tek başına iktidara gelmişti.
Bugün Amerika’da, Avrupa’da, Latin Amerika’da “yeni” diye anlatılan siyasal iletişim kampanyaları, aslında 2002 sonbaharında bu topraklardaki evlerin misafir odalarında sonuç vermişti.
2002’nin kadrosu sahayı Refah’lı yıllardan tanıyordu. Mahalle, sokak, hatta apartman ölçeğinde kampanya yürütmüş, ellerindeki seçmen listeleriyle sokak sokak gezerek insanlara ulaşmışlardı.
Bu çalışmanın en görünmez ama en etkili ayağı kadın kollarıydı. AK Partili hanımlar kapıyı çalıyor, evin düzenine saygı göstererek içeri giriyor, çay içerken dert dinliyorlardı.
Ama asıl mesele kapıyı çalmak değildi.
AK Parti’yi tek başına iktidara taşıyan etkenlerden biri, çaldığı kapılardan boş dönmemesiydi.
Her kapıdan oy çıkmıyordu belki ama bir kelam etme, bir dert dinleme kopmayacak bağlar kuruyordu. Kapıyı açan, oy vermeyecek olsa dahi çayını koyuyor, derdini anlatıyordu. Çünkü kapıdaki yüzler yolsuzlukla, koalisyon kavgalarıyla, batık bankalarla anılmıyordu. Arkalarında bir medya gücü yoktu. Önlerinde ise ikna edilmeyi bekleyen milyonlar vardı.
Erdoğan seçim gecesi, zaferi “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sözüyle değerlendirmişti. Öyle ki o hâkimiyet, siyasi yasağı nedeniyle aday olamayan bir lideri siyaset sahnesinde var edecek iradeyi ortaya koymuştu.
Aradan 24 yıl geçti. Şartlar değişti, ancak “halka inme” biçimi değişmedi, hatta bugün dünyanın farklı ülkelerinde aynı yöntemin yeniden sonuç verdiğini görüyoruz.
Geçen yıl ekimde, New York seçimlerinden hemen önce bu köşede Zohran Mamdani’yi yazmıştım. Mamdani’nin karşısında para, medya ve kurulu düzen vardı. Ancak Mamdani’nin 100 binden fazla gönüllüsü 3 milyondan fazla kapıyı çalarak New York’taki bütün siyasi dengeleri altüst etti. Bu sonuçta Gazze soykırımının, daha doğrusu soykırımın faturasının da payı vardı.
Bu benzerliği Mamdani’yi güzellemek için kurmuyorum. 24 Nisan’daki sözde Ermeni soykırımı açıklamasıyla Türkiye’yi hedef alan bir siyasetçiyi güzelleyecek değilim. Ama yöntemi konuşmak ve özellikle yeni neslin siyaset yapma biçimine dair dersler çıkarmak gerekiyor.
Geçtiğimiz hafta, 25 Ekim’de Brezilya’da yapılan seçimlerin ikinci turunda Lula, ilk turu geride bitirdiği yarışı yüzde 51,8 ile kazandı. Ülke tarihinde bunu başaran ilk aday oldu. O da bir çeşit dijital kapı çalma yöntemiyle zafer kazandı. “Lula’nın Ordusu” adlı WhatsApp kanalının ilk turdan sonra 60 bin civarında takipçisi vardı. Seçim gününe gelindiğinde bu sayı 11 milyona yaklaştı. Yöntemi basitti: WhatsApp kanalına katılan herkesten üç arkadaşını getirmesi istendi. Her yeni katılımcı da kendi çevresine ulaştı. Yeğenler, kuzenler, mahalleden arkadaşlar… Lula’ya destek için kurulan dijital platform, evlerin salonlarını devasa bir meydana dönüştürdü. Trump yönetiminin gümrük vergileri ve Lula’nın rakibine Netanyahu’dan gelen açık destek, egemenlik vurgusunu siyasi cepheye dönüştürdü.
Brezilya’dan Sırbistan’a geçelim. Aynı gece Sırbistan’da 14 yıldır iktidarda olan Aleksandar Vuciç kameraların karşısına geçerek kendi hezimetini şöyle açıkladı: “Öğrenci Listesi kazandı.” Kimdi bu öğrenciler? Neden siyasete soyundular ve ne yaptılar da yüzde 52,7 oy alarak yılların politikacılarını saf dışı ettiler?
Hikâye, 2024’te Novi Sad’da tren istasyonunun beton sundurmasının çöküp 16 kişiyi öldürmesiyle başlamıştı. Sokağa çıkan öğrenciler geri dönmedi ve sandığa kadar yürüdü.
Medya Vuciç’i destekliyor, öğrencileri “yabancı destekli kışkırtıcılar” olarak tanımlıyordu. Öğrenciler ise medyayı ikna etmek yerine köylere gitti, pazar yerlerine stantlar kurdu. Kendilerini anlattılar. Kararlarını herkesin içinde tartışarak aldılar. Bir süre sonra kapılar öğrencilere kendiliğinden açıldı. Vuciç de sahaya inmeyi denedi, hatta kampanyası için bir kamyon aldı. Ancak sandıkta anlaşıldı ki kapılar ona açılmamıştı.
Sosyal medya ve diğer iletişim teknolojileri her yeri ve her anımızı kuşatmışken dünya bugün yüz yüze iletişimin ne kadar ikna edici olduğunu bir kez daha öğreniyor.
Sosyal medya ve diğer iletişim teknolojileri her yeri ve her anımızı kuşatırken insanları dinlemenin, onlarla güven kurmanın değeri değişmiyor. Kitleleri ikna etmenin, bir davaya omuz verdirmenin yolu hâlâ evlerin kapısından geçiyor.
Kapı kimi yerlerde sokaktan, kimi yerlerde de telefon ekranından çalınıyor. Açtıran tanıdık bir ses, bir umut, güven duygusu oluyor.
Kapılar ise yüzü olana açılıyor…

