Geçtiğimiz hafta Hong Kong’da imzalanan bir anlaşma, sanat dünyasında sergi açılışlarından çok daha uzun süre konuşulmayı hak ediyor. New York’taki Museum of Modern Art (MoMA), Paris’teki Centre Pompidou ve Hong Kong’daki M+, kültürel bir ittifak kurduklarını açıkladı. Üç müze koleksiyonlarını karşılıklı dolaşıma açacak, ortak sergiler hazırlayacak, küratöryel araştırma ve eser koruma alanlarında birlikte çalışacak. Üç kurumun yıllık erişimi yaklaşık 10 milyon fiziksel, 125 milyon çevrim içi ziyaretçi.
İlk bakışta sıradan bir iş birliği protokolü gibi görülebilir. Oysa sanat dünyasında güç, yalnızca hangi müzenin daha fazla başyapıta sahip olduğuyla ölçülmüyor. Sanatçının görünürlüğünü, sanat tarihine kimin gireceğini, merkezin neresi sayılacağını belirleme gücü de en az koleksiyonlar kadar önemli.
MoMA 1929’da, Centre Pompidou 1977’de, M+ ise 2021’de açıldı. Bir yanda modern sanat kanonunun iki köklü kurumu, diğer yanda Asya’dan yükselen genç bir müze. Hong Kong’un bu masadaki varlığı tesadüf değil. Sanat dünyasının ağırlık merkezi artık yalnızca Atlantik’in iki yakasında değil.
Üstelik üç müze bağımsızlıklarını koruyor. Söz konusu olan tek bir dev müze yaratmak değil; eserleri, uzmanlığı ve izleyiciyi birbirine bağlayan kalıcı bir ağ kurmak. Gişe başarısına odaklanan sergilerin ötesinde, kurumlar arası güvene ve bilgi üretimine yatırım yapılıyor.
Tam da bu noktada insanın aklına şu soru geliyor: İstanbul nerede?
İstanbul’un sanat bakımından yoksul bir şehir olduğunu kimse söyleyemez. İstanbul Modern, Arter, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Pera Müzesi, SALT ve İstanbul Bienali önemli bir birikim oluşturuyor. Koleksiyonerler, galeriler ve sanatçılar da var. Eksik olan, bu birikimi uluslararası ölçekte sürekli bilgi ve etki üreten ortak bir stratejiye dönüştürmek.
Biz kültür hayatının başarısını çoğu zaman açılan sergi ve ziyaretçi sayısıyla ölçüyoruz. Oysa sergi biter; geriye üretilen bilgi, kurulan ilişki ve bırakılan hafıza kalır. Bir müzenin dünyadaki yerini belirleyen şey yalnızca duvarlarında hangi eserlerin asılı olduğu değil, o eserlerden hareketle hangi soruları sorduğudur.
İstanbul’un asıl imkanı burada. Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu’nun sanat tarihleri bu şehirde birbirine değiyor. Fakat İstanbul’u yalnızca Doğu ile Batı arasında bir köprü olarak tarif etmek artık yeterli değil. Köprü, üzerinden geçilen yerdir. İstanbul ise kendi sözünü kurabilecek bir merkez olmalı. Bunun yolu başka merkezlerin gündemini takip etmekten değil, kendi arşivlerini açmaktan, araştırmayı desteklemekten ve eşitlikçi ortaklıklar geliştirmekten geçiyor.
Elbette New York–Paris–Hong Kong hattını peşinen bir başarı hikâyesi saymak doğru olmaz. İttifak, sanat tarihinin sınırlarını genişletebilir; fakat karar gücünü birkaç kurumda da toplayabilir. Belirleyici olan, masaya kimlerin davet edildiği kadar, masanın dışında kalanların sesinin duyulup duyulmayacağıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı, dünyanın büyük müzeleriyle fotoğraf vermek değil. Yıllara yayılan ödünç eser ilişkileri, ortak araştırma programları, güçlü koleksiyon politikaları, erişilebilir arşivler ve sürekliliği olan küratöryel iş birlikleri kurmak. Kültürel diplomasi, bilgi üretebildiğimiz ölçüde anlam kazanır.

