Arzu Başaran"ın maduniyeti

00:0024/05/2010, Pazartesi
G: 3/09/2019, Salı
Ömer Lekesiz

Arzu Başaran''ın, Mac Art''taki “Maduniyet/ Subalternity: Eşikte Olma Hali” adlı sergisinde yer alan ürünlerini ilkin bu adı özelikle unutarak okumaya çalıştım.Bu yanıyla sergideki ürünlerin bende bıraktıkları ilk izlenim, “şiddet”tir.Şiddeti, burada bir “var oluş zorunluluğu” olarak kullanıyorum.Tohum, zevk duyumlu bir şiddetle rahme düşer. Tohumun kendindeki varoluş şiddetiyle cenin, ardından da bebek oluşur. Bebek, annede şiddetle tutunur; bebeğin doğumu, onun bedenlenmesine karşı anne bedeninin

Arzu Başaran''ın, Mac Art''taki “Maduniyet/ Subalternity: Eşikte Olma Hali” adlı sergisinde yer alan ürünlerini ilkin bu adı özelikle unutarak okumaya çalıştım.

Bu yanıyla sergideki ürünlerin bende bıraktıkları ilk izlenim, “şiddet”tir.

Şiddeti, burada bir “var oluş zorunluluğu” olarak kullanıyorum.

Tohum, zevk duyumlu bir şiddetle rahme düşer. Tohumun kendindeki varoluş şiddetiyle cenin, ardından da bebek oluşur. Bebek, annede şiddetle tutunur; bebeğin doğumu, onun bedenlenmesine karşı anne bedeninin gösterdiği karşı konulamaz şiddetle gerçekleşir.

Bu örneği, varoluşun her şekline ve tüm süreçlerine göre istediğimiz kadar çoğaltabiliriz: yağmur toprak için, suya, çiçeğe ve meyveye “maruz kalış”, ağaç için bir şiddettir gibi…

Dolayısıyla özde iyi olan, bizim ona yüklediğimiz değerle ancak kötüye dönüşen şiddet, Başaran''ın ürünlerinde, inisiyatik bir düzeyde idrak edilen Tanrısal tezahürlerin (epifaninin) temsili olarak okunabileceği gibi, seküler bir algıyla insani gerçekliğin soyutlanma çabası olarak da okunabilir.

Bu temsil ve soyutlamanın ise, Mithat Şen resmindeki, “yeni bir oluşa temayül eden ancak ''o şey'' olduğunda, kendi öz-neliğini yitiren varlığa” mahsus dilin, Başaran tarafından “öz-neliğini yitirerek varolanın, varoluşuna rağmen öznesiz kalma” sürecine aktarılmasından kaynaklandığı sonucuna vardım.

Bu andan itibaren de, Başaran''ın sergiye verdiği ad üstünden okumaya çalıştım ürünlerini.

“Maduniyet/ Subalternity: Eşikte Olma Hali” dendikte, seyre ilişkin bir şartlandırmaya maruz kaldığımı söylemeliyim.

Şöyle ki, Gramsci''nin materyalist, Said''in seküler yorumlarıyla yaygınlaşan “mâ-dûn” kavramı, asıl Hindistan merkezli “madunların tarih-dışı tutulmasına karşı geliştirilen tepki”nin adıdır.

Dolayısıyla maduniyeti, “teslimiyete ikna edilmiş yığın” şeklinde anlayabileceğimiz gibi, “temsil imkânı tanınmayan yığın” olarak da anlayabiliriz. İlkinde yönetenlerin yönettikleriyle pazarlık gerektirmeyen uyumu söz konusuyken (Hindistan örneği), ikincisinde yönetilenin, yönetenin yoksamasına rağmen mevcut olma hâli (Türkiye örneği) söz konusudur.

Bu durumda maduniyet, her iki karşılığıyla sanattan önce sosyal bilimlerin konusu olarak öne çıkmakta ve bu nedenle Başaran''ın ürünlerini “adsız” okuma anındaki sanatsal haz, söz konusu adlandırmayla birlikte iptal oluverdiği gibi, “özne olamamaksızın varoluş / maduniyet” temasının belirleyici unsuru olan şiddet de yerini, yöneten-yönetilen çatışması üstünden sosyo-politik bir söyleyişe terk etmektedir.

Öte yandan, alt başlık olan “Eşikte Olma Hali” de maduniyette değişebilirlik ya da “değişimine ramak kalma” karşılıklarını yüklendiği için, imkânsızlığıyla var olanı bir mümkünle buluşturma çabasından doğan öz tahrifiyle yüz yüze geliveriyoruz. Diğer bir söyleyişle, şiddetin varlığından şiddetin yokluğuna (iptal edilebilirliğine) mahsus bir “eşik”ten söz ettiğimizde, aynı zamanda şiddetin potansiyel varlığının, kendi varlığının önüne geçerek epifanik ve gerçekçi düzeyini tahrif edişine icazet veriyoruz demektir.

Oysa ki, Başaran ürünlerini bitirmiş ve onları asmıştır. O ürünler asılı oldukları sürece Başaran, istese de onların özlerini değiştiremez ve izleyicisiyle kuracağı özel dili belirleyemez. Bu nedenle sergisini (hem de çok katmanlı, çok iddialı bir kavram ve o kavramı dengelemeyen bir alt sözcükle) adlandırması, bunu da seyredene bir anlama biçimi olarak dayatması yanlış bir tutumdur.

Mithat Şen resminden etkilendiği anlaşılan ve daha çok da bu sayede tekrara düşmeyip, bilakis tekrarlanamaz olana ulaşan Başaran''ın sergide yer alan ürünleriyle ortaya koyduğu müktesebat da tekrarlanamaz, sadece çoğaltılabilir.

Bu manada onun sergideki ürünlerinin dil ve anlam yetkinliklerine güvenerek, seyredeni şartlandıracak adlandırmalardan kaçınması beklenirdi.

Madem bu mümkün olmadı, en azından “Bedenleri oluşturmaya çalıştıkça onlar beden olmak istemiyorlardı. Bir yandan ben kağıtları kopararak onlara form vererek var etmek istiyordum. Öte yandan onlar tam bir beden olmamak için kopuyorlardı. Bireyin olamaması, benim vurgulamak istediğim insanın hallerine dönük bir seçim aslında. Yaşadığımız toplumda tam da böyle bir zemin oluşmuş tarih boyunca. Yakın tarihimizde de bu hâlâ böyle. Özne olarak görülmeyenler, kimlik parçalanmaları, arada kalma hali, bundan ötürü yırtılmalar, fark etmediklerimiz. Sosyal bilimlerin alanından ödünç aldığım maduniyetin anlamlarından biri olan, bölük pörçüklüğü uygun buluyorum bu hali ifade etmek için. Tam tersi bireye inancımın azalmasını değil, hakim bakışın yıllardır birey olarak görmediklerini göstermek istedim ben” dememeliydi (Bkz.: Radikal, Ayşegül Sönmez''in söyleşisi).

Çünkü, bir sanat eserinden üreyen anlam, sanatçının sunmaya niyetlendiği anlamın fevkindedir.

“Kör kör parmağım gözüne” demek de zanaatkâra yakışır.