Devlet ve maslahat

00:0026/05/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Ömer Lekesiz

Her ne şartta olursa olsun bir devlete sahip olma anlayışımız bin yıllık bir kabulden kaynaklanmaktadır.Bu kabulün hükümdarları Tanrı''nın temsilicisi olarak yücelten Mutezile ile birlikte başladığı, Maverdî ve Turtuşî''de ise otoritenin gerekliliğine dönüşerek kurumlaştığı malumdur. Çünkü, her iki imamın ilgili görüşlerinin de sadece hukuki gerekliliklerle değil, İslam toplumlarındaki çalkantıları bitirmeye yönelik zorunlu çabayla birlikte şekillendiği tarihi kayıtlarla sabittir.Türkiye Cumhuriyeti''nin

Her ne şartta olursa olsun bir devlete sahip olma anlayışımız bin yıllık bir kabulden kaynaklanmaktadır.

Bu kabulün hükümdarları Tanrı''nın temsilicisi olarak yücelten Mutezile ile birlikte başladığı, Maverdî ve Turtuşî''de ise otoritenin gerekliliğine dönüşerek kurumlaştığı malumdur. Çünkü, her iki imamın ilgili görüşlerinin de sadece hukuki gerekliliklerle değil, İslam toplumlarındaki çalkantıları bitirmeye yönelik zorunlu çabayla birlikte şekillendiği tarihi kayıtlarla sabittir.

Türkiye Cumhuriyeti''nin kuruluşundaki kabulümüz ve tekrarımız da aynıdır. Bir cihan savaşı yaşanmış, topraklar ve halklar kaybedilmiş, yetim ve yoksul sayısı had safhaya ulaşmış, siyasi ve ekonomik güçsüzlükler nedeniyle düşmanların tecvazüne açık hale gelinmiştir. Bu şartlarda devletin bekası hakim bir kanaat olarak öne çıkmış, kalan imkanlar da tümüyle bunun gerçekleşmesine harcanmıştır.

1924''te Tevhid-i Tedrisat Kanunu''yla köyündeki medresesi kapatılan Ozanlı Mehmet Efendi''ye, bu kanunla eş zamanlı olarak kurulan Diyanet İşleri Reisliği''nin Akdağmadeni müftülüğü teklif edilmiştir. Aynı zamanda bir Nakşi şeyhi olan Mehmet Efendi, yakınındakilerle iştişare ederek bu görevi kabul etmiş. Etmiş etmesine de itirazlar da hemen sökün edivermiş. Mehmet Efendi bu itirazlara şu cevabı vermiş: ''Biz bu görevi kabul etmezsek, din cahillerin eline kalır, bize de ahirette bunun hesabı sorulur''.

Ozanlı Mehmet Efendi''nin gözettiği bu maslahat Tek Parti zülmünde bile yürürlükte olmuştur. Çünkü söz konusu olan devlettir ve devlet iyiler tarafından iyilikle yönetilmese de o iyinin bulunmasına ve iyiliğin sağlanmasıra çalışmak her Müslümanın görevidir.

Bu görevi yetmişli yıllarda yeniden siyasal bir bilince dönüştüren İslamcıların o günden bugüne süregelen temel çelişkileri yukarıdaki kabulle söz konusu mashalatın uygulamasından kaynaklanmaktadır.

Çünkü bir İslamcı, devletin ehil kişilerce yönetilmemesinden, yönetim sisteminin İslam''la bağdaşmamasından dolayı devletin yıkılmasına, zarara uğratılmasına, gücünün zayıflatılmasına rıza gösteremeyeceği gibi devletten kaynaklanan zulmün, şerrin giderilmesi, en azından bunların halk nezdindeki etkisinin azaltılması için devlet mekanizmasında yer almak durumundadır. Ancak bu maslahat ona maslahatgüzarlık yapma hak ve yetkisini vermez.

Bence Mehmet Akif''in büyüklüğü milli şairliğinden önce buradan kaynaklanır: Teşkilât-ı Mahsusa ve Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye''deki görevleri, Millî Mücadele''deki ve 1. TBMM''deki rolü, Mısır''a gitme ve Türkiye''ye dönme nedenleri bir maslahatı gözetme ile maslahatgüzarlığa düşmeksizin var olmaya çabasının en canlı örneklerindendir. Ki, Akif bu nedenle İslamcılığın kurucu isimlerinin ilk sırasında yer alır.

Ne var ki Akif, İslamcılık düşünce ve eyleminde ideal portre olarak öylesine etkilidir ki, kendisinden sonraki otuz yıl boyunca dünyada ve Türkiye''deki yeni hadiseleri anlama, değerlendirme, vaziyet alma konusunda İslamcılar için de tam handikapıdır.

Bu devir İslamcılarının Komünizmle Mücadele Dernekleri''nde sağcılarla işbirliği yapmaları, iç ve dış tehlikelere karşı ırkçı bir söylemi benimsemeleri, Batıcılarla gündelik didişmeleri asli bir uğraş sanmaları bilinçsizce ya da bilinçsiz olarak oluşturulmuş bir Akif mitiyle bağlantılıdır.

Akif''in maslahatını kendi zaman ve şartları içinde değerlendiremeyen İslamcılar Sosyalizmin yükselişini iyi okuyamadıkları gibi Menderes''le birlikte güçlenen devlet Kapitalizminin ayak seslerini de duyamamışlar ve sistemin bizzat ürettiği Komünizm tehlikesi karşısında Kapitalist bir hayatın yani mevcut yerli sistemin içine (hem idrak hem de hal olarak) sürüklenmişlerdir.

Bu yüzden yetişmişli yıllardaki partileşme hareketi İslam düşüncesi üzerinden gerçekleşen bir hareket olmaktan çok sermayenin dayatmasıyla ilgili bir harekettir; Turgut Özal''ın özellikle Kemalist sistem yararına başlattığı Transformasyon ise doğrudan bu hareketten kaynaklanmamış olsa bile uygulama cesaretini büyük oranda ondan almıştır.

İslamcıların maslahattan maslahatgüzarlığa geçme seline kapıldıkları o yıllarda iki isim selin dışında durarak düşünce üretebilmiş, konuşabilmiştir: Nurettin Topcu ve Sezai Karakoç.

Hayır, Necip Fazıl''ın bu bahiste yeri yoktur; onun dua alacağı, rahmetle, hürmetle ve minnetle anılacağı meşguliyetler farklıdır. O bir aksiyon adamı olarak Osmanlı''yı hatırlatmış, CHP zulmünü kayıt altına almış, yeni bir edebiyat zevkini şekillendirmiş, miting meydanlarını hareketlendirmiş, buralarda okunacak sloganik şiirleri yazmış, muhtemeldir ki kendisinin bile anlayamadığı İdeologya Örgüsü''nü tamamlamıştır.

İslamcılar bugün Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç''tan tevarüs ettikleri anlayışla devlet ve maslahat konusunda nerede duruyorlar?

İnşallah cevabı bir sonraki yazıda bulmaya çalışalım.