Hoşgörülebilir “Hoşgörü” 2

00:003/01/2011, Pazartesi
G: 4/09/2019, Çarşamba
Ömer Lekesiz

Bir önceki yazımda yer alan İbn Arabî''nin mektubu, gayrimüslimler bir yana, zamanımızdaki çoğu Müslümanın bile korku duymasına neden olabilecek bir içeriğe sahipti.O mektubu, birilerini korkutmak ya da şimdiki güçsüzlük içinde birilerinin nostalji yoluyla üstünlük taslamalarına vesile olmak için değil, dini uygulamalarda meydana gelen değişimin görülebilmesi için alıntıladım.Bu mektuptan bakıldığında, hem İbn Arabî''nin hem de onun düşüncelerini izleyen, tekrar eden, şerh eden Mevlana ve Yunus

Bir önceki yazımda yer alan İbn Arabî''nin mektubu, gayrimüslimler bir yana, zamanımızdaki çoğu Müslümanın bile korku duymasına neden olabilecek bir içeriğe sahipti.

O mektubu, birilerini korkutmak ya da şimdiki güçsüzlük içinde birilerinin nostalji yoluyla üstünlük taslamalarına vesile olmak için değil, dini uygulamalarda meydana gelen değişimin görülebilmesi için alıntıladım.

Bu mektuptan bakıldığında, hem İbn Arabî''nin hem de onun düşüncelerini izleyen, tekrar eden, şerh eden Mevlana ve Yunus Emre''nin “hoşgörü pîri” olduğunu söylemek mümkün değildir.

Onların kendi zamanlarındaki “radikal” ve “hoşgörülü” yaklaşımları vahiye ve hadislere olan uygunluklarıyla ve o zamanın toplumsal hayatıyla birlikte düşünüldüğünde ancak doğru değerlendirilebilir.

Onlar, toplumsal karışıklıkların ayyuka çıktığı dönemlerde bile Müslümanların potansiyel gücünden hiç endişe etmedikleri için, “siyaseten” konuşmaya ihtiyaç duymamışlar, dolayısıyla sadece Müslümanca bir maslahat gözetmenin rahatlığı içinde konuşmuşlardır.

Deyim yerindeyse, onların hoşgörüleri, şekere karışmış su misali, ayrıştırılamaz, farklılaştırılamaz ve bağımsızlaştırılamaz bir şekilde inançlarına dahildir.

Asıl bu nedenle, işte bugün bizim “belli bir siyaseti gözeterek” hoşgörüden sözettiğimiz yerde, onların konuyla ilgili düşüncelerini bağlamından kopartarak kullanmamız, daha açık bir söyleyişle, o sözleri kendi siyasetimiz uğruna istiskal etmemiz kaçınılmazdır.

Tam da bu yüzden, dini uygulamalardaki yorum farklarını gözetmeye “siyaseten” ihtiyaç duyduğumuz için, farklı görüşler arasında lastik toplar gibi dolaşmakta, dolayısıyla öfkelerimizle acımalarımızı, nefretlerimizle sevgilerimizi an be an değiştirmekteyiz.

Kerbela için gözyaşı dökerken, birden gözyaşımızı silerek Mevlana''nın “Ne olursan ol, gel” çağrısına yönelip, Büyük Şeytan''ın Irak''taki, Afganistan''daki eli kanlı askerlerini kucaklamaya, bir nifak merkezi olarak İsrail''in varlığını sineye çekmeye hazırlanıverişimiz söz konusu istiskal edişin ve “değiştirmenin” boyutlarını görmemiz için yeterlidir.

İbn Arabî''de, Mevlana''da Yunus Emre''de hayatları, insana, eşyaya karşı tutum ve davranışları itibariyle bir problem teşkil etmeyen “hoşgörü”nün, bizim zamanımızda bir probleme dönüşmesi, siyasi amaçlarla bu kavrama yüklediğimiz yeni içerik yüzündendir.

Geçmişte, kucaklamanın, yardımın, dayanışmanın, makul görmenin, mütehammil olmanın karşılığı olan “hoşgörü”, bugün bizim dilimizde kucaklanma isteğinin, yardım talebinin, merhamet dilenmenin bir karşılığıdır.

Hoşgörü''deki “hamiyet-kâr”lık yerini, “himaye-gerde”liğe bırakmıştır.

Hoşgörü''deki “vakur” oluşla, “zelil” oluş yer değiştirmiştir.

Hoşgörü''deki “ötekinden sorumlu olma” hali, “ötekinden himmet talep etme”ye dönüşmüştür.

Hoşgörü''deki insanlığa hizmet esası, yerini, müstekbirlerin müstahdemliğine kabul edilme çabasına bırakmıştır.

Bunları söylerken, insanî ve imanî kaygılarla hoşgörüyü sürdürenlerin neslinin tükendiğini söylemiyoruz elbette; hoşgörülebilir hoşgörünün doğrudan akideyle ilgili olan esaslarında ciddi bir kırılmanın gerçekleştiğini vurgulamaya çalışıyoruz.

Dinin toplumsal hayata ilişkin emir ve yasaklarına dair farklı yorumlardan sadece zamana ve şartlara göre kendi cemaatlerimizin çıkarlarına uygun düşenleri var saydığımızı ve bunlardan “siyaseten” ürettiğimiz “yargıların” yeni hoşgörü anlayışını şekillendirdiğini söylüyoruz.

Daha açıkçası, inandığımız gibi yaşayamamanın neden olduğu travmayla, yaşadığımız gibi inanmanın doğru oluşuna kendimizi ikna etmek için hoşgörüyü bir istismar vesilesi olarak kullanıyoruz.

Bu uğurda, kültürümüzün yol ışıklarını yerlerinden söküp, yanlış emeller ve işler için yanlış güzergahlara dikmeye çalışıyoruz.

Hoşgörü''yü Müslüman olmanın bir zorunluluğu olarak almayıp, onu zalimlerle, müstekbirlerle, faşistlerle birlikte yaşamanın siyaseti olarak benimsemek ve uygulamakla, İbn Arabî başta olmak üzere, onun mektebine, meşrebine bağlı olan Müslümanların misyonlarına karşı saygısızlıkta bulunuyoruz.

İbn Arabî''nin, Mevlana''nın, Yunus Emre''nin “post-modern sevgi peygamberleri” olarak ilan edilmelerine neden olmakla kalmıyor; anlayışlarının bağlamlarını bizzat değiştirerek onlara ihanet ediyoruz.

Onlar yarın ahirette, vaki saygısızlığımıza ve ihanetimize rağmen biz ahir zaman Müslümanlarının yüzlerine bakarlarsa, bilelim ki, sadece “hamiyet-kâr” hoşgörüleri yüzünden bakacaklardır.