İnsansızlar...

00:0013/12/2010, Pazartesi
G: 4/09/2019, Çarşamba
Ömer Lekesiz

Kendiliğinden işliyormuş gibi görünen bir süreç içinde burjuvalaşıyoruz.Zenginleşmeyi kendi çabamızın bir sonucu sayıyoruz...Eğitimli olmayı kendi aklımıza has bir çaba olarak görüyoruz...Üreticileri ve seyircileri olarak görsel sanatlara duyduğumuz yoğun ilgiyi zevkimizdeki incelmenin doğal bir sonucu olarak alıyoruz...“İslamî burjuvazi”nin doğuşuna mahsus, kökleri eskiye dayanan genel bir planın parçası saymıyoruz bunları...Biz öyle istiyoruz, şöyle yapıyoruz, böyle oluyor sanıyoruz...Bu yüzden,

Kendiliğinden işliyormuş gibi görünen bir süreç içinde burjuvalaşıyoruz.

Zenginleşmeyi kendi çabamızın bir sonucu sayıyoruz...

Eğitimli olmayı kendi aklımıza has bir çaba olarak görüyoruz...

Üreticileri ve seyircileri olarak görsel sanatlara duyduğumuz yoğun ilgiyi zevkimizdeki incelmenin doğal bir sonucu olarak alıyoruz...

“İslamî burjuvazi”nin doğuşuna mahsus, kökleri eskiye dayanan genel bir planın parçası saymıyoruz bunları...

Biz öyle istiyoruz, şöyle yapıyoruz, böyle oluyor sanıyoruz...

Bu yüzden, yüreklerimiz yangın yeri değil artık, Babil''in asma bahçeleri...

Bizim gibi “tuzu kuru” olmayanlar, yardım ve sevgi vesilesi değil, acınma nedeni...

Unutuyoruz artık mâdûm, mâdûn, magbûn, magdûr, magmûr kılınanları...

Unuttukça zenginleşiyoruz, eğitimimiz artıyor, zevkimizin inceliği daha görkemli bir hal alıyor...

Bedelini yardım örgütlerinin banka hesabına havale ettiğimiz hayali kurbanlarla Senegal''deki yoksulları ilelebet doyurduğumuzu sanıp, deliksiz uykular uyuyoruz.

Zengin ve kibirli halimizi, zenginliğin ve kibrin geçerli olmadığı sanal bir hal değişimiyle dengelemek üzere, -bir zühd hareketi olarak doğan- “tasavvuf”a büyük ilgi duyuyor, ruhumuzun muhtemel açlığını da onunla gidermeye çalışıyoruz...

Sosyologlara, psikologlara, ekonomistlere, yeni “İslamî burjuvazi”yi analiz etme konusunda çok iş düşüyor vesselam...

Beni işin sanat/edebiyat kısmı ilgilendiriyor daha çok...

“Allah ile ilişkimiz bir aşk ilişkisidir; aşk ise ona erişmenin ötesinde onda fena bulmaktır. Bizim bu aşkın ve onda fena oluşun dilini öğrenmemiz ve bunu anlatmamız gerekir” diyenlerin sayısının gün geçtikçe çoğaldığını görmek fena halde korkutuyor beni son günlerde...

İnsanın, toplumun, yoksulluğun, zulmün, savaşın, işgalin, kıyıma uğramanın, sömürünün, ezilmenin, sevmenin, vuslatın, ayrılık acısının, ölüm üzüntüsünün... yerine Vahdet-i vücûd, Vücûdîlik gibi kavramların yedeğinde “edebî sofuluk”un ikame edilmeye çalışılmasından ve bunun da giderek “edebî ruhbanlık”a dönüşmesinden ürküntü duyuyorum.

Hani buna kalkışanlar, Vahdet-i vücûd, Vücûdîlik kavramlarının içini doldurabilecek bir ehliyette olsalar hiç gam yemeyeceğim...

Yazma kabızlığına tutuldukları için sadece epigraflar yoluyla metin alıştırmaları yapan bu yazı histerikleri, o büyük büyük kavramları bir manivela gibi kullanarak edebiyatın asli yörüngesini değiştirmeye kalkışmıyorlar mı, hafakanlar basıyor beni...

Edebiyatın havas işi olduğunu söylemiyorlar mı bir de... İşte dananın kuyruğu kopuyor burada...

Mesnevîlerde, menakıbnâmelerde, sîretlerde, mevlidlerde, gazavatnâmelerde, hamzanâmelerde, mesellerde, masallarda, halk hikâyelerinde... avam ve havas ayrımınının söz konusu olmadığını bilmiyorlar.

Edebiyatın herkes için olduğunu, onun sadece bireylerin bilgilerine ve yaşadıkları şartlara, idrak tarzlarına göre bir fark içerdiğini unutmuşlar...

Yazarın, avam – havas ayrımı gözetmeksizin, kendi zamanının dil ve biçimleriyle sözünü “ortalığa” söylediğinden; bu söyleyişinde, Yunus''un “Ya ben öleyim mi söylemeyince” deyişindeki “zorunluluktan” başka bir şeyi düşünmediğinden habersizler.

Yazarın sözünü “ortalığa” söylemesindeki asıl nedenin ise kadim zamanlardan beri “sözlerin en güzeli” olarak bilinen Tanrısal sözü taklit etmesinden ibaret olduğunun farkında bile değiller.

Tanrı sözü''nün “sıradan” insanın “ap-açık” (sarih) olarak anlayacağı, açık (zâhir) bir söz olmakla birlikte, “açıklık”la da sınırlı olmadığını hâlâ öğrenememişler.

Nitekim, İmam Gazalî''nin, Mişkatü''l-Envâr”ında, “(Ya Musa) Haberin olsun, Benim Ben, Rabbin, hemen pabuçlarını çıkar; çünkü sen mukaddes vadide, Tuva''dasın! (Taha Suresi, 12.) ayetini “Musa, (…) ayakkabılarını çıkarmakla zâhir emre uydu ve iki alemi atmakla da batınî emre uydu” şeklinde yorumladığından ve yine buna dayanarak, “Zahiri ve batın tamamen cem eden kimsedir ki, kâmil insandır” tanımına ulaştığından da bîhaberler…

Tanrı''nın adıyla, tanrısızlığın tuzağına düştüklerinin ayrımında değiller; seçkinliğin, seçkinciliğin “altın buzağı”larını üretme arzularının bundan doğduğunun da…

Bu yüzden, coğrafyamızda gezinemezler; “Mursiye''de Tunus''ta Mısır''da / Kudüs''te Mekke''de Konya''da / Malatya''da Şamda''yız / Yolları bir urgan gibi / Ayağına sarmış Muhyiddin''iz / Güneş hep arkada biz öndeyiz / Durmamacısına açılmış bir kabiriz / Surlara işlenmiş bir ölüyüz / Duvarlara geçmiş bir diriyiz” (Sezai Karakoç) diyemezler bunlar…

…Ve sağırdır kulakları bu müptezel havasçıların; Muhyiddin''in, Mevlana''nın, Attar''ın, Fuzulî''nin “hayatı kucaklayan” sesini duyamazlar…

“Aşk” derler ve masa-koltuk arasındaki o büyük(!) dünyalarında aşık olarak, dövünürek, yanarak “insansız” edebiyat yaparlar…

İnsansız kaldıkları için izansız kalanlar…