
"Hamaset" olumlu, "hamaset yapmak" ise olumsuz bir fiildir. "Yiğitlik, cesaret, kahramanlık" anlamındaki hamaset, isim halinden fiil katına çıkarıldığında yiğitçilik, cesaretçilik, kahramancılık "oynamak" hatta "taslamak" anlamını yüklenir.
Bu nedenle hamaset yapanlara olumlu bakılmaz, hatta hamaset yapanların asıl kendi cesaretsizliklerini onunla perdelemeye çalıştıkları bile ileri sürülebilir.
Söz konusu olumsuzluğun da düzü ve tersi vardır. İlk anlamlar onun düzü, fiili bir yoksunluğu o isimler üzerinden ispat etmeye çalışmak ise onun tersidir.
Düzünün örneğe ihtiyacı yok çünkü siyaset merkezli "hamaset yama"ya son yüz yılda fazlasıyla doyduk. Tersinin örneğine ise son beş yılda kimi "tehlikeli oyunların ucu bize dokunduğunda" tanık olmaya başladık.
Örneğin: Asıl ilgililerinin yönetmede başarısız oldukları bir Filistin sorunu var ve bunun ucu hem Müslüman olmak bakımından hem de coğrafi ve politik nedenlerle bize dokunuyor. Bunu iyi bilen biri kalıp şimdi şunları söylüyor: "ABD projelerinin takipçisi olmakla Hamas"ın dinamizmini bitirip, onu el-Fetihleştirdik. Bu suç hepimizindir." Ya da mevcut Suriye sorunundan hareketle şöyle diyor: "İslam dünyasında nüfuzumuzu artıracağız diye Suriye problemine bulaştık. Şimdi biz onu bıraksak da o bizi bırakmıyor. O iddianın sahiplerinden hesap sorulmalıdır. Hiç kimse sormuyorsa bakın ben soruyorum; hadi hesap verin!"
Birileri de malum paralel darbecilere karşı alınan "zorunlu" tedbirlerin kendi ruhunda meydana getirdiği kırıklıkla şunları söylüyor: "Türkiye"de 150 yılın zorlu mücadelesi sonucunda olunan iktidar basiretsizlik, bilgisizlik, bilinç yoksunluğu, hırs, tahammülsüzlük ve her şeyi temellük etme tutkusu yüzünden bir kâbusa döndü. Bunda hepimizin kusuru ve suçu var. (…) Hizmet"ten sonra sıra diğerlerine geliyor, bütün cemaatler hedefte. Oturup yeniden düşünelim: Sorunlarımızı çözemiyoruz, kutuplaşıp çatışıyoruz. Acziyet içindeyiz."
"Ucu bize dokunan" yeni bir konu ise malum: IŞİT!
IŞİD merkezli olarak üretilen komplo teorileri sahiplerinin ve inananlarının olsun; benim o teorilerle işim olmaz. Çünkü konu hem tarihselliği hem de fiili durumuyla ayan beyan ortada:
İslam dünyasında heterodoks (sapkın-paralel) yapılanmaların ortaya çıktığı zamanlar istila ya da iç çekişmelerle otorite boşluğunun doğdu zamanlardır.
Örneğin, güncellenmiş olması nedeniyle hemen Haşhaşiyye"nin veya Hurufiyye"nin ortaya çıktığı zamana ve şartlara bakılabilir. Niye paralel diyorum, çünkü Hurufiliğin kurucusu Fazlullah Esterabâdî"nin müritlerinden biri Fatih Sultan Mehmed"e kancayı takmış, ancak ulemanın basireti ve Vezir Mahmud Paşa"nın gayretleriyle onlardan kurtulması mümkün olabilmişti.
Tarihteki örneklerinin aksine IŞİD ise batıni değil zahiri bir nitelik taşıyor. Fakat "otoritesizlik" esasına göre özü değişmiyor sadece oluş şartları ve formu değişmiş oluyor.
IŞİD nasıl var oldu, sorusu da yine tarihteki örneklerinin aksine tek değil birçok cevabı içeriyor. Selefilik ideolojisi, Irak"taki mezhep ve kavim çatışmaları, mevcut kaosun öncelikle onun varlığını pekiştirmesi bakımından İsrail etkisi taşıması vs. bu cümleden ilgili cevaplarda konu edinilebilecek hususlar.
Ama bir neden varki, o bunların hepsinin başında yer alıyor: ABD"nin "Müslümanlar teröristtir" algısını pekiştirmek için işlettiği yeni bir tezgahın adı olmak!
Evet medeniyetlere beşiklik etmiş bir bölge, şimdi ABD tohumlu bir tarla hükmüne bürünerek, aynı zamanda bir İslam havzası olmasıyla burada yaşayan Müslümanlar"ın birbirlerini katletmelerine; talan, tedhiş ve tacizlerine muhatap oluyor.
Bunları ortadan kaldırmak için ilk etkili tedbir olarak akla gelen "demokrasi", sonuçta oralarda yaşayanların kahir ekseriyetinin Müslüman olmaları nedeniyle yine yönetici olarak Müslümanlar"ın seçilmesiyle sonuçlanınca bu kez demokrasi darbe dahil yeni kıyım vasıtalarıyla Müslümanları dize getirme tedbirlerine başvurularak çok uzun vadeli despotik bir dizi projenin arkasına itiliyor. İşte, Mısır bunun en sıcak örneklerinden biri.
Bu durumda ilgili tedbirlerin Müslümanlar tarafından kendi içsel zorunlulukları ve şartlarıyla üretilmesi gerekiyor ki, bu konuda da uluslararası Kapitalizmin ilk baskısı olarak "laikçilik" öne çıktığı için baş vurulan her tedbir kısa bir sürede kadük oluveriyor.
Bu bağlamda Kapitalizmin dayattığı laikçiliğin değil, İslami zihniyet ve kültürün kendi içinden ürettiği laikliğin en etkili tedbir olabileceğini bilahare açmak üzere paranteze alarak heterodoks örgütlerin üretildiği otorite boşluğuna tekrar dönersek:
Paralel yapının Recep Tayyip Erdoğan"ı "otoriter"likle suçlamasının nedenlerini buradan da belirlemek mümkün görünüyor.
Çünkü bir sapkınlık olarak paralel yapı, ancak otorite boşluğu doğurmak suretiyle yeni bir hareket alanı kazanabilir.
Bu mümkün olmayınca İslam havzasındaki kaostan medet ummaya, hamaset yapmada, sevinç çığlıkları eşliğinde orayı kullanmaya yöneliyor.
Yoksa idraki ve insafı yerinde olan hiç kimse, yaklaşık on iki yılda devrim karakterli dönüşümlere imza atan, asil tavırlarıyla İslam dünyasının sevgilisi olan bir lideri tersinden hamaset yaparak suçlamaya, onunla ilgili hakikatleri örtmeye kalkışmaz.
Bunun için ya basireti ipoteklenmiş bir paralelci ya da onlar tarafından tapelenmiş biri olmak gerekir.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.