Müthiş bir iş çıkarmışlar; Zülfü Livaneli müzikleri, Bedri Baykam afişleri, Rutkay Aziz de fondaki seslendirmeyi yapmış.
Sizin anlayacağınız bir Can Dündar biraderimiz eksik kalmış.
En azından: "Oyunumuz başlamak üzeredir, lütfen yerlerinizi alınız" anonsunu yapabilirdi.
O romantik ses tonuyla acayip güzel renk katardı.
Yazık ki çorbada onun tuzu yokmuş. "Mustafa" belgeselinden dolayı üstü çizilmiş galiba.
Engin Ardıç dünkü yazısında, "Tiyatro bilmeyen cahiller, ünlü Fransız tiyatro adamı Andre Antoine"ın taa 1887 yılında Paris"te Theatre Libre"de uyguladığı "natüralist dekor" anlayışıyla 2012 yılında mutlu olsunlar." demiş.
Bu lafları da Yılmaz Özdil"in geçen gün kaleme aldığı "1881" başlıklı yazısı üzerine getirmiş.
İyi de etmiş.
Çünkü Yılmaz Özdil bakın nasıl kaptırıp gitmiş: "Dekor, şaşırtıcı, lapa lapa kar yağıyor mesela, kağıt kırpıntısı değil, alenen tutuyor. Dolmabahçe Sarayı"nın görkemli avizesinden, Mustafa Kemal"in gençliğinde oturduğu Harbiye"deki tahta meyhane sandalyesine kadar… Bandırma vapuru yüzdürülüyor. Zübeyde Hanım"ın doğum anı"nda kucağına verilen bebek, canlıdan farksız, İngiltere"de hazırlatıldı. Saat dokuzu beş geçe"nin birebir balmumu heykelini ise, Profesör Yılmaz Büyükerşen yaptı.(E bunları görünce, dayanamadım önerdim, Müjdat ağabey pek beğendi, salona her gelene gaz sıkacaklar!).."
Başıma bir şey gelmeyecekse iflah olmaz bir "tiyatrosever" olarak ben de izlemek isterim bu oyunu.
E tabii en çok da üzerime "gaz" sıkılmasını isterim. (Ondan sonra da ağzı bozuk Kemalist takımı "Cumhuriyet düşmanı" desin de görelim Şinasi.)
Oyun neyi mi anlatıyor?
Yılmaz Özdil"i dinleyelim: "İşgalden devrimlere, efelerden türkülere, hiç duyulmamış, yaşanmış anekdotlardan oluşuyor. Sadece dün"ü değil, bugün"ü de anlatıyor. Duymadığımız ne olabilir ki derseniz, birini aktarayım isterseniz.."
Duymadığınız diyerek neyi anlatıyor biliyor musunuz; bu sütunda 2006"da "Atatürk ıslanmaz" başlığı altında anlattığımı: "Annesinin refakatinde okulu çiçeklendirmeye başladığı henüz birkaç hafta olmuştu. Büyüyünce doktor olacaktı ama şimdilik anatomi bilgisi midesinden ibaretti. Su dolu bardağa hasretle baktı. İçmedi..
Kulaklarında sınıfta hep birlikte ezberlemeye çalıştıkları o meşhur şarkı yankılanıyordu.
"Atatürk ölmediii, içimizde yaşıyooor..."
Sevgili öğretmenini, sınıf arkadaşlarını anımsadı. Karatahtanın hemen üstündeki Atatürk"ün "tebessüm" eden fotoğrafı gözünde canlandı. Atatürk "mesai" yapıyordu; derslerine çalışmazlarsa, yaramazlık yaparlarsa kaşlarını çatardı.
Korktu. Elindeki bardağı masanın üzerine bıraktı.
"Ama içersem Atatürk ıslanır anne!"
Oğlunun gönül ferahlığıyla su içmesini sağlayabilmek için annenin verdiği cevap şudur:
"Korkma oğlum, Atatürk"ün şemsiyesi var ıslanmaz.." (26 Nisan 2006, Yeni Şafak)
Yılmaz Özdil"in anlatısında Atatürk yüzmeyi bildiği için boğulmuyor. Ben Atatürk"ün bir fani gibi boğulacağına ihtimal vermemiş, en fazla ıslanmasından söz etmiştim.
Atatürk"ü akıl almaz bir fetiş haline getirmenin çocukların üzerinde yarattığı travmaya örnek vermek istemiştim.
Bu "trajikomik" durum karşısında gerçekten çok üzülmüş, içim yanmıştı.
Ne ki Yılmaz Özdil gurur duyuyor: "Meğer, öğretmen, Atatürk ölmedi, içimizde yaşıyor diyor, çocuklarımız da, Atatürk boğulmasın diye su içmiyor iyi mi… İnanın, yazarken bile nefesim kesiliyor.."(4 Kasım 2012, Hürriyet)
O değil de, bu kafayla nasıl su içiyor, hayret.
Başlıklar :

