Çeyrek asırlık bir serüvene sahip olan AK Parti’nin dünya ve Türk siyasi tarihi açısından önemine dair çizmeye çalıştığım çerçeve, önceki iki yazı ile epeyce bir derinlik kazandı. İlk yazıda, AK Parti’nin hangi koşullarda ve ne tür beklentilere cevap olarak iktidara geldiği ve hâkim parti olma nedenleri üzerine bir değerlendirme yapmıştım. Devam eden ikinci yazımda ise hâkim parti pratiğinin pasif bir iktidar devri olmadığını hem AK Parti hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan açısından muhtelif meydan okumalara sahne olduğunu detaylarıyla anlattım. İkinci yazıyı bitirirken, AK Parti’nin son dönemlerde birçok tartışmaya konu edildiğini ve farklı eleştirilere muhatap olduğunu söyleyerek bunları detaylandıracağımı ifade etmiştim. Bu yazıda AK Parti ve Erdoğan’a yönelik hem akademik hem de popüler siyasette dile getirilen eleştirileri konu edeceğim gibi AK Parti’nin kesintisiz iktidarını devam ettirebilme koşulları üzerine de bir değerlendirme yapacağım.
Son birkaç yıldır AK Parti’ye yönelik eleştirilere bakıldığında, akademik literatüre de konu edinilen otoriterlik tartışmalarının başat bir rol oynadığı görülmektedir. İlgili literatürün temel tezi, AK Parti’nin özellikle Gezi ve 15 Temmuz sonrasında güvenlikleştirici bir siyaset tarzı ile ciddi sorunlara neden olduğu, rakiplerine yönelik iktidar alanını kapattığı ve demokratik bir mücadeleyi ortadan kaldırdığı yönünde. Rekabetçi otoriterlik üzerinden ilerleyen bu eleştirel hat, AK Parti’nin 15 Temmuz sonrasında başka bir aksa geçtiği ve rejimin temel dinamikleri açısından yeni bir dönemin ortaya çıktığını savunmaktadır. Bu eleştirel hattı takip eden isimlerin son dönemde post-post Kemalist tartışmalar üzerinden AK Parti’yi otoriter devletçi bir çizgiye sabitlemeleri, partinin toplumsal desteği ve meşruiyeti hakkında yeterince doyurucu bir çerçeve sunmamaktadır.
Bu eleştirilerin daha liberal düzlemdeki karşılığı ise AK Parti’nin yine Gezi sonrasında daha otoriter bir form kazandığı ve 15 Temmuz ile birlikte Kemalist bir yörüngeye girdiği yönünde. Liberal çizginin bu yöndeki eleştirilerinin temel argümanı ise AK Parti’nin devlet ile bütünleştiği ve devlete aşkın bir rol atfederek onunla kendisini eşleştirdiğidir. Halbuki AK Parti, kendisini vesayetle mücadelenin ana aktörü olarak takdim ederek geniş kitlelerin desteğini almış ve siyasete (devlete) yabancılaşan halkı temel belirleyici kılmıştır. Bu açıdan AK Parti, devleti halka açarak siyaseten yabancılaşan kitlelerin sorununu çözmüş ve onların taleplerinin devlette karşılık bulabilmesini kolaylaştırmıştır. Her iki eleştiri çizgisinin milat olarak kabul ettiği Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi de esas olarak demokratik katılımın en somut formu olmuş ve doğrudan halkın seçtiği ve onun yetkileri ile teçhiz edilmiş bir Cumhurbaşkanı ve yürütme fonksiyonu söz konusu olmuştur. Sistemin pratikte karşılaştığı sorunları sistemin kendisine mal eden bu yaklaşımın gözden kaçırdığı husus, iktidarın doğrudan halkın taleplerine göre şekillenmesi gerçeğidir.
Yine bu tür eleştiri ve dönemlendirmelerin dikkate almadığı bir husus da Gezi ve özellikle 15 Temmuz darbe girişimi süreçlerinde doğrudan Erdoğan’ın hedef alınmasıdır. Gezi öncesinde, ekonomik ve siyasi özgürlükler bağlamında altın dönemini yaşayan Türkiye’nin, çevreci duyarlılıkları süreç içerisinde aşan bir toplumsal hareketlilikle karşı karşıya kalması, iktidar açısından tedirgin edici bir girişim olarak yorumlandı. Nitekim başlarda çevreci taleplerle başlayan ve hükümet ile müzakere zemini bulan bu hareketin içeride FETÖ gibi bazı unsurların marifetiyle manipüle edilmesi ve sonrasında Dolmabahçe baskınına evrilmesi bunun en açık göstergesidir.
2013’ün devamında, hikayenin AK Parti açısından bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmesi, AK Parti’nin ontolojik düzlemde yakıcı biçimde hissettiği bir güvenlik bunalımını da tetiklemiştir. 15 Temmuz gibi doğrudan işgal girişimi anlamına gelen darbe girişimi ise bu kaygıları artırmış ve devlet kendi içerisinde örgütlenen unsurları tasfiye etmek suretiyle bir tür rehabilitasyon dönemine girmiştir. Tüm bu değişimi tetikleyen tazyikler, AK Parti’nin yaşadığı krizlerin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan refleksler olarak görülmek yerine partinin birincil tercihi gibi sunulmuş ve hem parti hem de Türkiye açısından bu tür değişimlerin arka planına odaklanılmaktan imtina edilmiştir.
Siyasi ve ideolojik düzlemdeki eleştirilerin yanı sıra daha nötr bir alanı temsil eden ve kapsama alanı oldukça geniş olan bir diğer eleştiri ise AK Parti’nin ekonomi politikaları. 2019 yerel seçimleri öncesinde başlayan ekonomi eksenli eleştiriler pandemi sonrasında yapısal sorunlara odaklanmış ve AK Parti’nin geniş halk desteğine rağmen ekonomi alanında başarısız olduğu eleştirileri yapılmıştır. 2024 yılındaki yerel seçimlerde seçmenin bir tür cezalandırma refleksi gösterdiği de düşünüldüğünde, o günden bu yana ekonomi yönetiminin ortaya koyduğu performansın yeterince ikna edici olduğunu söylemek mümkün değil. Son dönemde alt orta gelir grubunun satın alma pratiklerine dair ortaya çıkan sorunlara ek olarak faiz ve enflasyon noktasında yaşanan sorunlar, eleştirilerin geniş bir satha yayıldığını göstermektedir.
Peki AK Parti tüm bu eleştirileri dikkate alıyor mu? Ya da mevcut eleştiri kalıpları AK Parti iktidarının önünde bir engel mi? Diğer bir ifadeyle AK Parti, iktidarını devam ettirebilecek mi ya da kesintisiz iktidar için neleri yapmalı? AK Parti, konsolide ettiği farklı toplumsal kesimlerin taleplerini karşılayabildiği ölçüde iktidarda kalacaktır. Bu durum ancak, iktidarı mümkün kılan bileşenlerin kendi geleceklerini AK Parti’de görmeleri ile mümkün. Bir diğer koşul ise AK Parti’nin, refahı alt-orta gelir grubuna teşmil etmesi ve onların temsilcisi olduğu iddiasını somut biçimde gösterebilmesidir. Ve en önemlisi de AK Parti’nin gri alandaki seçmene hitap edebilecek bir çerçeve geliştirmesi ve Türkiye Yüzyılı söyleminin içeriğinin doldurulmasıdır. Dinamik bir vizyon ile hareket eden AK Parti açısından en büyük tehlike ise hem aktörel hem de politik olarak statükoya hapsolmaktır. Dışarıda geliştirdiği işbirlikleri ile otonomisini tahkim eden AK Parti’nin içeride benzer dinamik bir performans göstermesi iktidar açısından bir zorunluluk. Şunu da ifade etmeden bitirmeyeyim: Çeyrek asırlık bir hikâyenin hem düşünce kuruluşları hem de akademik düzlemde yeterince ve özenle ele alınmaması hem AK Parti hem de Türkiye açısından büyük bir eksikliktir.

