Trump’ın ilk kez başkan seçildiği 2016 öncesine gittiğimizde, olası Trump zaferinin sadece ABD için değil dünya genelinde de ne tür etkiler oluşturabileceğine dair tartışmalar yapılıyordu. 2016’daki seçimlerini kamuoyu araştırmalarının aksine Trump’ın kazanması bu tartışmaları hararetlendirdi. Konuyu neredeyse distopik düzlemde ele alan Der Spiegel’de, seçimin ardından Trump başkanlığının sadece ABD değil dünya demokrasisi açısından da ciddi risklere gebe olduğu iddia ediliyordu. Trump’ın ırkçı ve tedirgin edici politikalara tevessül edeceğini iddia eden bu yaklaşımın en temel argümanlarından biri de ABD siyasetinde otoriter eğilimlerin hız kazanacağı ve temel siyasi fonksiyonların ciddi tahribata uğrayacağıydı.
İlk başkanlık döneminde provası yapılan bu eğilimlerin 2024’ten sonra çok daha belirgin bir hattı takip ettiğini söylemek mümkün. Trump’ın gücünü konsolide etmek amacıyla başta ordu olmak üzere güvenlik bürokrasisine nüfuz ettiği, denge denetleme mekanizmalarına müdahale ederek akışı kendi lehine yönettiği son iki yılda takip edebileceğimiz bir çizgi. Hiç kuşkusuz bu çizgi, ABD siyasetinin diğer kanadını tedirgin etmiş ve ara seçimler öncesinde Demokratların en önemli karşı argümanları bu temalar üzerine yoğunlaşmıştır.
Trump’ın ikinci döneminin yarattığı bu tahribatı bir tür rejim değişikliği olarak yorumlayanlar da söz konusu. Nitekim Maggie Haberman ve Jonathon Swan tarafından kaleme alınan “Regime Change: Inside the Imperial Presidency of Donald Trump” başlıklı kitap, ABD’nin Trump eliyle bir rejim değişikliğine sürüklendiğini iddia ediyor. Yazarların devasa bir görüşme trafiğinden elde ettikleri izlenim ve veriler ışığında yaptıkları yorum, klasik ABD siyasetindeki denge denetleme mekanizmalarını ve devlet aygıtları içindeki düzeni Trump’ın kendi lehine şekillendirmesidir. Rejim değişikliği olarak yorumlanan bu değişimin izlenebileceği en önemli göstergelerden biri de İran Savaşı hiç kuşkusuz. Nitekim İran Savaşı öncesinde Trump, klasik karar alma süreçlerini askıya almış ve istişari mekanizmaları devre dışı bırakarak çok dar bir kadro ile savaşı sevk ve idare etmiştir. Bugün ise İran Savaşı’nın yarattığı maliyet, keyfi bir iktidar pratiğinin ara seçimler üzerinden frenlenmesi olarak yorumlanıyor.
Trump’ın bir tür keyfi iktidarı olarak tarif edilen rejim değişikliği pratiğinin diğer gözlem alanı ise tekno-oligarklar ile geliştirdiği ilişkiler. Özellikle ilk dönemini bitirirken kendisine zorluk çıkaran oligarkların 2024 sonrasında gösterdikleri yaklaşım, Trump’ın özellikle sosyal medyadaki nüfuzunu artırmış ve bu platformlar Trump’ın tarzı siyasetine intibak ederek yollarına devam etmişlerdir. Zuckerberg, Bezos ve Murdoch gibi patronların Trump’a yaklaşımı, keyfi bir iktidara eklemlenen teknoloji şirketlerinin, Trump iktidarının yarattığı rejim değişikliğine de katkı sağladığını göstermektedir.
Aslında Trump onlardan da intikam alıyordu. Öyle ki başkanlığın ilk dönemi sona ererken seçimler öncesinde sosyal medya platformları Trump’a sansür uygulamış ve hesaplarını askıya almışlardı. O dönem Cumhuriyetçilerin meşhur ismi Lindsay Graham, Ayetullah’ın (Hamaney) tweet atabildiği fakat ABD Başkanı Trump’ın atamadığı bir iklimde seçime gittiklerini ifade etmiş ve bu duruma öfkeli olan kitleleri Trump etrafında konsolide etmeyi başarmışlardı.
Daha yakından bakıldığında Trump’ın ara seçimlere kadar olan sürede bir tür rejim değişikliği anlamına gelen yapısal dönüşümü gerçekleştirdiği söylenebilir. Fakat ara seçimlerde hem senato hem de temsilciler meclisindeki bu ağır kayıp, Trump’ın artık daha kontrollü bir yönetim sürecine evrileceği anlamına gelebilir. Her ne kadar “veto başkan” göndermesi üzerinden yönetimi kilitleyeceği ima ve ifade edilse de önümüzdeki dönemi kotarmanın Trump açısından çok da kolay olmayacağını söylememiz gerekiyor.
Bundan sonraki sürece dair olasılık ve senaryolar hiç kuşkusuz kestirilmesi zor süreçler. Fakat şu çok açık ki Trump’ın kişisel iktidarına dönüşme tehlikesi olan ABD siyasal sistemi ağır bir frenle karşılaşmış ve siyasetin rehabilite edilmesine dönük bir irade sergilenmiştir. Mamdani ile başlayan ve Demokratlar içinde sosyalist kanadın görünürlüğünü artıran anti-Trump eğilimler zamanla bir siyasi kimlik kazanmış ve Trump nezdinde temsil edilen iktidar ağır bir yara almıştır.
Seçim sürecinde dikkat çeken en önemli tartışma başlıklarından biri de İsrail idi hiç kuşkusuz. Lobinin desteği ve İran’a yönelik savaşın İsrail eliyle mümkün hale getirildiği eleştirileri, seçimlerin en önemli gündem maddelerinden biri idi. Seçimlere birkaç gün kala lobi desteğiyle yenilgiye uğratılmak istenen Michigan adayı ve Müslüman kimliği ile gündem olan Abdul el-Sayed’in Cumhuriyetçi aday Mike Rıgers’ı yenmesi oldukça önemli. Bu durum bile tek başına İsrail lobisi desteğinin düne göre sistem üzerindeki etkisinin zayıfladığı bir siyasi iklimin habercisi aslında.

