Üç güne haftaları, belki de ayları sığdırdığınız günler olmuştur sizlerin de. Geçen hafta Zenzibar’dan Polonya’ya, İstanbul’dan Makedonya’ya uzanan üç günlük inanılmaz bir kısmen zihnî, kısmen fiîlî bir seyahatimiz oldu. Fiîlî seyahatimizin zihnî / entelektüel beyin fırtınasına dönüştüğü unutulmaz bir ânı, Makedonya’nın %90’ı Türk olan şehri Gostivar’da yaşadık, iki MTO talebesi kardeşimizin düğünleri için geldiğimiz Makedonya’da.
MTO yönetim ekibimizden Muharrem Kartancı kardeşim, çıktığımız yolcuğu çok güzel yazdı. Güzel, lezzetli bir pazar yazısı oldu bu. Zihin açıcı, keyifli okumalar…
ÜÇ GÜN NE KADAR UZUN YAŞANABİLİR?
Bazı yolculuklar insanı yalnızca bir şehirden başka bir şehre götürmez; kendi hafızasının, kendi ruhunun ve kendisine bırakılmış emanetin derinliklerine yürütür.
Yusuf Kaplan Hocamızla iki talebesinin düğünü için Üsküp’e uçuyoruz. Uçakta zihnim, bir gün önce Kısıklı’da, Zenzibar’da bir eğitim ocağı kurmanın derdine düşmüş bir Anadolu ereninin Hocamızdan yol ve yöntem sormasını düşünüyor.
Küçük, dedelerimizden emanet bir mimari ile inşa edilmiş ahşap, ruh dolu bir binanın ağaç dalları ile perdelenmiş camlarının arkasında bulunan küçücük bir odada, Hocamızın etrafında kümelenen gençlerin oluşturduğu ruh gerilimi altında kitaba, okumaya, insanlığa dair ahdimizi yenilerken kapı zili çalıyor ve ak saçlı, ak sakallı bir beyefendi giriyor içeriye.
Kendini tanıtıyor bizlere; çok mütevazı olduğunu anlıyoruz, büyük işler başarmış, Avrupa görmüş, değişik ülkelerde yaşamış…
Ve karar vermiş; yüzde doksan dokuzu Müslüman, anne babaların çocuklarının eğitilmesini çok istediği, hiçbir engel çıkarmadığı ülkeyi seçmeye: Zenzibar.
Anaokulundan üniversiteye uzanacak, tüm Afrika’ya, oradan bütün insanlığa model olacak bir eğitim halkası kurmanın; çocukları yalnızca bilgiyle değil, bir istikamet ve medeniyet şuuru ile yetiştirmenin derdiyle yanan bir devrimci…
Teslimiyetini, tevazusunu, duasını, adanmışlığını; ömrünün olgunluk çağında bütün birikimini bir gayeye vakfetme iradesi insanı etkiliyor.
İnsanın olgunluk çağında ömrünün biriktirdiklerini kendine harcamaktan vazgeçip bir davaya, bir nesle, bir hakikat arayışına emanet etmesi, bu anlamsızlık çağında insanı derinden sarsıyor.
İstanbul, Zenzibar, Üsküp, Gostivar…
Haritada birbirinden binlerce kilometre uzakta şehirler. Fakat ruhlar arasında mesafe yok..
İstanbul’da MTO ile bir medeniyet mektebi inşa etmeye çalışan dertli hocamız; Zenzibar’da bir eğitim ocağı kurmanın derdine düşen Anadolu ereni amcamız; Balkanlar’da ise yıllardır taşıdıkları emaneti koruyan, büyüten insanlar… Görünüşte farklı işler yapıyor olsalar da aynı sorunun peşindeler:
Emanet nasıl geleceğe taşınır?
Medeniyet nasıl yeniden inşa edilir?
Türk ruhu nasıl dünyaya umut olacak bir harekete dönüşür?
Bu üç soru, yolculuğun görünmeyen omurgasını oluşturuyor.
Okuyanlarda zihnî bir devrim gerçekleştirmeyi hedefleyen yüz kitaplık okuma listesi; farklı disiplinleri buluşturan dersler, akademik yaz kampları, anlatılmaz ancak yaşanır kardeşlik ruhu ve medeniyetimizi yeniden söz söyleyebilir hâle taşıyacak bir entelijansiya yetiştirme hedefiyle MTO, İstanbul’dan medeniyet havzamızı kuşatan bir fikir ve insan yetiştirme ocağı olma iddiasını taşıyor.
ŞAR DAĞLARI’NIN ETEKLERİNDE BİR NÖBET
Üsküp’e indiğimizde bizi Bahadır, Mustafa kardeşimiz ve babası karşılıyor: Balkanların öncü şahsiyet-lerinden, ‘Türk ruhu’ üzerine kafa yoran, çilesini çeken felsefe profesörü Numan Hoca.
Ayaküstü tanışıyoruz ve dönüşte buluşmak üzere sözleşip düğüne yetişmek için hızla Gostivar yoluna koyuluyoruz.
Şar Dağları önümüzde yükseliyor. Heybetli, sessiz, vakur… Asırlardır tutulmuş bir nöbetin şahitliğini taşıyor üzerlerinde. Köyler, camiler, minareler beliriyor; tıpkı Anadolu’daki kardeş dağların eteklerinde yükselen köyler, camiler ve minareler gibi.
Numan Hoca: “Bakın hocam, şu dağların haşmetine bir bakın, adeta bizim Uludağ’ın bir benzeri… Şar Dağı derler buna. Buraların çoban köpeği de bildiğiniz Sivas Kangalı ile aynı soydandır. Biz buralarda Karabaş deriz. Şu eteklerde gördüğünüz köylerin ekseriyeti Arnavut ve Türk yerleşimleridir. Lakin dağın daha sarp yerlerinde, orta ve yüksek kesimlerinde meskûn olan ahali Pomak’tır, yani Torbeşler’dir.”
Sınırlar değişiyor, devletler yıkılıyor, insan kalıyor, iz kalıyor. Tek şart, terk etmemek. Bunun için fetvalar verilmiş:
“Balkanları terk etmek küfürdür!”
Numan Hoca: Dedem, Kemal Efendi’nin meşhur fetvasına, buraları terk etmeyi küfre denk sayan kadim ulema sözüne ram oluyor da göçmüyor.
Çok sarsıcı bir tablodur bu:
Babaannemin üç kız kardeşi, tüm akrabaları Lozan’la birlikte Eskişehir’e göçüp gidiyor.
Babaannem dedemle nikâhlandığı için bu topraklarda kalıyor. Zira dedem Lozan’ın masasına değil, ulemanın fetvasına bağlıyor kaderini.
Biz işte buraları terk etmeyen, kökü içeride kelaynaklardan biriyiz.
Nöbeti sürdürüyoruz.
Vaktiyle Davutoğlu Hoca’ya da aynen böyle aktardım bu meseleyi: “Hocam, siz hüküm verin. Dedem derdi ki: Arnavutlar biz Türkleri numune-i imtisal görür. Üsküp Çarşısı’nda Türk yürüdükçe, Türk’ün ayak sesi duyuldukça Arnavut’un Müslümanlığı kavi olur. Türk’ün çekildiği yerde Arnavut’un da Boşnak’ın da İslam idraki zayıflar. Bugün Arnavutluk’ta Türk kalmadığı için İslam zayıftır. Kosova’da Türk nefesi olduğu için daha diridir. Makedonya’da Türk varlığı daha yoğun olduğundan din çok daha köklüdür.”
Geç kalmadan söylenmiş bir sözle nöbet başlıyor ve bugüne dek taşınıyor emanetler…
Camiler, ezanın makamı, bir düğünün adabı, bir mezarlığın sessiz ağıtı, bir çeşmenin başında edilen dua, bir annenin çocuğuna öğrettiği kelime, bir dedenin torununa anlattığı hikâye ile bu çağa taşınmış medeniyet…
Belki Balkanlar’ın asıl sırrı burada. Devletin çekildiği topraklarda millet yaşatır medeniyeti; çoğu zaman sessizce ve gösterişsizce yapılan, tarihin kayda geçirmediği büyük kahramanlıklarla…

