Geçen haftayı bir dizi görüşmeler yapmak ve
Bağdat Üniversitesi
’nde konferans vermek üzere Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Andı ile birlikte Irak’ta geçirdik. Üniversiteler ve bazı resmi-sivil kurumlar ile temaslarda bulunduk. Her tarafta izi görülen ABD işgali
nden sonra müteaddit defalar gittiğim Irak’ta, işgalin tesirinden biraz daha uzaklaşma çabalarına şahit olduk.Irak’ta, 2003’ten itibaren, kurumlar zayıflatılarak, hatta ortadan kaldırılarak altı boşaltılan
devletin yerine iç içe güçler
ve paralel devletler
oluşmuştur. Esasında kurulduğundan beri kendini tanımlamakta zorlanan Irak toplumu, güç kullanan meşru devletin gölgesi yerine; ırk, mezhep, meşrep, aşiret, kabile, bölge gibi yeni sığınma adalarında yaşamaya başlamıştır.Kısa bir gözlem ve düzgün bir okuma ile bakıldığında
Irak’ta devletler oyununun hala sahnede olduğu
görülür. Bir tarafta İran, diğer tarafta ABD; onlar ile işbirliği yapan, karşılarında yer alan veya vekalet eden diğer devletler ve devlet dışı örgütler varlıklarını her alanda güçlü bir şekilde hissettirmektedirler. Hülasa, Darüsselam Bağdat
, hoşgörünün diyarı Musul
, dünyaya açılan Basra
, bugün bir hesaplaşma arenası haline gelmiştir. Irak toplumu da bu hesaplaşmanın kurbanı seçilmiştir.Özellikle son yıllarda DAEŞ ve diğer terör örgütleri ile sınanmış olan Irak toplumu aynı zamanda bundan büyük dersler de çıkarmıştır. Birlikte yaşamanın zaruretini, devletlerini yeniden inşa etmenin gerekliliğini anlamışlardır. Buna rağmen suni ayrışmalara maruz kalmış,
ABD’nin icbar ettiği kısır anayasanın içine sıkıştırılmış
daha da kötüsü zihin dünyaları bölünmüş olan Irak toplumu, henüz birbirine karşı yeterince güven tesis edememiştir. Bunun da uzun zaman alacağı bir hakikattir. Fakat aralarındaki bütün problemlere rağmen Şii’sinde, Sünni’sinde, Arap’ında Kürt’ünde, Türkmen’inde ve hatta Hristiyanlarda bu konuda yeterince arzu olduğu
açıkça görülmektedir. Bunun hangi esaslarda gerçekleşeceğini şimdiden kestirmek mümkün olmasa da işaretler olumlu bir sürece evirileceğini göstermektedir.Elbette uluslararası çıkarlar, başta Kuzey Irak olmak üzere bölgesel talepler, kaynakların paylaşımı, komşu ülkelerin güvenlik kaygıları yanı sıra dini ve etnik çekişmeler Irak’ın yeniden oluşumundaki en büyük engellerdir. Fakat olacaktır, olmak zorundadır. Lakin unutulmamalı ki, artık
eski Irak asla olmayacaktır.
Peki bu dönüşümde
Türkiye’nin rolü ne olacaktır?
Her zaman söylediğimiz gibi, hangi şartlarda olursa olsun, tarihi bağları, komşuluk zorunlulukları ve en önemlisi çeşitli açılardan karşılıklı bağımlılıkları bu iki ülkenin kaderini belirlemektedir. Bu durum Türkiye’den net bir şekilde görülmese de, Irak’taki resmi kurumlarda, üniversitelerde ve hatta sokakta açık bir şekilde kendini göstermektedir.
Kuruluş yıllarından itibaren Türkiye Irak’a güvenlik eksenli bakmıştır. Önce
Musul meselesi
sonra orada konuşlanan terör örgütü ve özellikle 2003 sonrası yaşanan gelişmeler bu bakışı daha da zorunlu hale getirmiştir. Tabii olarak Irak da Türkiye’ye aynı açıdan yaklaşmıştır. Türk-Irak ilişkilerinde bölgesel çıkarları müşterek bir şekilde takip etmek için 1937 yılında istisnai olarak Sadabat
Paktı
kurulmuştu. II. Dünya Savaşı’nın arifesindeki gelişimlere paralel kurulmuş; Türkiye, İran ve Irak’ı bir araya getiren söz konusu pakt oldukça başarılı bir girişimdi ama sürdürülemedi. Bugün bile taraflar, benzeri bir paktı oluşturma imkanlarından –en azından şimdilik- yoksundur. Fakat bir alternatif olarak ikili ilişkileri çeşitlendirecek pek çok alan bulunmaktadır. Nitekim ABD’nin geliştirdiği özel ilişki
yi istisna edersek, Irak’ı çevreleyen ülkeler ile Avrupa ülkeleri çıkarlarını ikili ilişkiler üzerine bina etmektedirler.Bu yüzden ilgili ülkelerin elçilikleri kalabalık personel ile temsil edilmekte, ayrıca elçiliklerinden bağımsız faaliyet sürdüren pek çok kurumları bulunmaktadır. Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin psikolojik üstünlüğe sahip, aktif ver her tarafta görünen bir büyükelçisi olsa da mevcut personel sayısıyla diğer ülkeler ile rekabet etmesi imkansızdır. Yeniden yapılanma sürecine girmiş olan Irak’ta, Türkiye’nin mümkün olan bütün kurumları temsil edilmelidir. Özellikle büyük bir öğrenci potansiyeline sahip olan Irak’ta, eskiden var olmasına rağmen şimdi eğitim ataşeliğinin olmaması bir eksikliktir. Diğer taraftan Türk Bankacılık sektörünün de Irak’ta daha fazla yatırım yapması beklenmektedir.
Türkiye’den seksen üniversitenin diploması Irak Yüksek Öğretim Bakanlığı’nca doğrudan tanınmakta
dır. Bu ayrıcalığa rağmen, Türkiye’deki Iraklı öğrenci sayısı istenilen düzeyde değildir. Bunun –kısmen bizce malum olan- sebeplerinin YÖK tarafında ele alınıp, Türkiye’ye daha fazla öğrencinin getirilmesinin imkanı sağlanmalıdır.
Zira 2003 sonrasında Irak bürokrasisi eski yapısından sıyrılırken, devleti eğitim düzeyi yetersiz, ya da tecrübesiz kadrolara teslim etmek zorunda kalmıştır. Bu durum bir yığın problemi beraberinde getirdiği gibi, devletin işleyişini de aşırı derecede yavaşlatmıştır. Nitekim Irak’ın devlet kadrolarını hızla yenileyebileceği, kurumlarını geliştirebileceği, eğitim sistemine çeki-düzen vereceği, eğitilmiş yeni kadrolara ihtiyacı bulunmaktadır. Yaptığımız temaslardan da anladığımıza göre Türk üniversiteleri, Irak için en kolay ve en ucuz çözüm yolu olarak görülmektedir.
Üniversitelerimiz Irak’tan daha fazla öğrenci kabul ederek; meslek okullarımız Irak’ın doğrudan ihtiyaç duyduğu alanlara yönelerek bu talebe katkı vermelidir. Böylece oluşacak bu bağımlılık iki komşu ülkenin ilişkilerini daha da üst düzeye taşıyacaktır.
