Aydın, radikallik ve bağzı şeyler!
00:00, 25/07/2013, Perşembe
Yeni Şafak
Aydın, radikallik ve bağzı şeyler!
Metropolden ses, taşradan oy çıkar. Metropolden vurdukça taşranın tepkisi ters yönde oy olarak geri döner. Bunu hesap edemeyecek kadar basiretsiz bir orta-üst sınıf muhalefetin başarılı olmasından söz edilebilir mi? Ve dahi körü körüne bir 'istemezük' tavrıyla 'Kahrolsun bağzı şeyler!' demek, 'bağzı'nın içini zerre kadar dolduramamak, beceriksizlikle mi açıklanabilir, öngörüsüzlükle mi?
Türkiye'de aydın kesimin büyük çoğunluğunun durumunu –aydın sınıfı diyemiyorum henüz sınıf bilincine ulaşmış değiller- bir yakınımın hapishanede şahit olduğu trajikomik olayla özdeşleştiririm hep. Cuma günü namaz vaktidir, koğuşta bir kişi hariç herkes mescide iner, aralarından birini imam tayin ederler. Tam 'Allahu Ekber' deyip kıyama duracakları vakit, iştirak etmeyen o tek kişinin sesi gelir arkadan:
'Cemaate bak. Kametleyen; hırsız. Ön safı sağ baştan sayıyorum; karısını öldürüp gelmiş, yanındaki kalpazan, onun yanındaki esrar yetiştirmekten sabıkalı.' Ardından imam olarak seçtikleri kişiye döner: 'Senin dükkanında on koli porno cd yakalanmadı mı?' Ortalık buz keser, kimse ağzını açamaz. Şimdi diyeceksiniz ki, sana ne, insanların imanını ölçmek sana mı kaldı? Haklısınız, olayın sonunda herkes birbirine bakıp, 'Adam haklı' diyerek namazı bozmasalardı bu haddi kendimde görmezdim. Ama bozmuşlar işte, Türkiye'de aydınlarımızın büyük çoğunluğu maalesef bu cemaate mensuplar, geçmişte neler yaptıklarını unutmuş gibi davranarak her meselede en ön saflarda görünürler.
Yöntemleri genellikle kazan-kazan, ben kazanırsam-halk kazanır mantığına göre ilerler. Lakin sırat başkadır, kazanan kendileri olduğunda başarıyı kimseyle paylaşmazlar, mağlubiyet kısmında ise ortada bile görünmezler. Guy Ritchie'nin kara-film türündeki başyapıtı Revolver'da (2005) tam da bahsettiğim konuyla ilgili enfes bir satranç repliği vardır. Jake Green (J. Statham) karşısındaki oyuncuya şöyle der: 'Benim sanatım seni öyle parçalarla beslemek ki, onları aldığın zaman kendinin akıllı, benimse aptal olduğuma inanacaksın.'
Günümüzde bu 'parçalar' medya kanalıyla ortaya atılıyor, köşe yazılarıyla, televizyon programlarıyla, sosyal medya aracılığı ile piyasaya sürülüyor. Bakın, 'sürülüyor' dedim, bilinçli olarak yapılan bir yanıltmacayı tasvir etmek için kullandığım 'bilinçli' bir kelime. Kamuoyu tarafından aydın kesime mensup olarak görülen birçok insanın kapıldığı tehlikeli bir rüzgar. Bilinmek, tanınmak, hakkında konuşulan kişi olmak şâşâlı ve havalı bir durum demek ki, okumuş yazmışlar ayakları sallanan bu ince köprüye ağırlığı binlerce tonluk cümlelerle basagaz girdiklerine göre…
Peki özellikle Gezi Olayları sonrasında gelişen bu duruma ne kadar hazırdı Türkiyeli aydın? Daha doğrusu, Türkiyeli aydın, aydın tanımına ne kadar uyuyordu ve biz bu aydınlardan ne bekliyorduk? Kritik bir soru ve bu soruyu parçalarına ayırmadan desteklediğimizi zannettiğimiz bu aydın tipine ancak sosyal medyada körü körüne destek olabiliriz yahut tam tersi biçimde tepki duyduğumuz için küfredebiliriz.
KAVRAM KARMAŞASI
Türkiye kavram karmaşalarının memleketidir, son dönemde revaçta olan bir Cem Yılmaz esprisiyle örneklersek, 'Faruk Eczanesi? Faruk Kıraathanesi olmasın?' türünden. Ben bilirimcilik bu karmaşayı körüklüyor, Kürt Meselesi konusunda bir sosyal bilimcinin, 'Ben bilirim!' deyip, sosyal bilimlerin temeli olan görelilik kavramını paramparça etmesi, yahut solu pek fazla tanımayan genç bir kardeşimizin, 'Burjuva sol devrimi'nden laf açması gibi mesela. Örnekleri çoğaltabiliriz ama konuyla alakalı olduğu için belli kavramlar üzerinden gideceğim. Ülkemizin sol, sosyal demokrat geleneği, örgütlü bir işçi sınıfı olmadığından genellikle orta sınıf ve kalburüstü kesim üzerinden ilerlemeye çalışıyor ve ebedi bir başarısızlığa mahkum kalıyor. Gezi Olayları'nda bu durumun ne kadar gün yüzüne çıktığını acı olarak tecrübe ettik. Sovyet Devrimi olmadan az evvel sokaklara dökülen kitlelerin ağzında, 'Özgürlük değil eşitlik!' sloganı vardı. Ama onlar işçiydi ve özgürlük, eşitlik gibi kavramlara belirli bir noktadan bakıyorlardı. Neticede istediklerini de aldılar.
Gezi Olayları'nı ele alalım bir de, sokağa dökülen halk kitlelerinin meşru ve demokratik taleplerini, özgürlük ve eşitlik söylemlerini dillendiren aydınların, gazetecilerin, yazarların meseleyi nasıl saptırdıklarını ve darmadağın ettiklerini inceleyelim. Misal, şirketlerinin yıllık cirosu tahminen 1,1 milyar doları aşan Cem Boyner'in, 'Ne sağcıyım ne solcu, çapulcuyum çapulcu' pankartıyla sokağa dökülmesi masumane bir eylem midir acaba? Katıldığı televizyon programının başörtülü yönetmenini çaycı zannederek çay siparişi veren, algı eşiği bu denli kapalı olan Ece Temelkuran'ın yönlendirici olduğu bir toplumsal olay başarıya ne kadar açık olabilir? Twitter başında muhtemelen hayatlarında birkaç kez gördükleri sokaklarla ilgili olarak, 'polis tutuklama yapıyor, eylemcilerden ölenler var' vs. şeklinde tehlikeli provokasyonlar yapan Ceyda Karan'ı, Amberin Zaman'ı ve diğer onlarca insanı nereye konumlandıralım?
MUHALEFET VE RADİKALLİK
Devrim marşını Orhan Baba şarkısı zannedip en ufak kıpırdanmada coşkuyla dile getiren Murat Menteş'i es geçmiyorum. Fransa, dört küsür cumhuriyet, iki krallık heba ederek tamamladığı devrimini daha yeni yeni kutlarken, Türkiye gibi geleneksel toplumun baskın olduğu bir ülkede, kalabalık bir gösteriyi devrim marşlarıyla manipüle etmek hangi aklın kârı?
Yukarıda belirtmiştim, son dönemde halk adına talep dillendiren insanların büyük çoğunluğu orta ve üst kesime mensup. Öyle değilseler bile sonradan olmuşlardır, hele bazıları var ki, yüz doların üzerine baktığımızda Benjamin Franklin'in değil de o kişilerin portrelerini görebiliriz. Ama buna rağmen en uçta yine onlar, en ileri siperlerde yine onların bayrakları var.
Neden diye sorarsak cevabını sorunun içinde bulabiliriz. Köklü bir demokrasi ve reform geleneğinin bulunmadığı, sol ve halkçı kesimin alt sınıftan değil de orta ve üst sınıftan türediği ülkelerde, aydınlar, okumuş yazmışlar, entelektüeller hatta aristokratlar bile en ufak bir kıpırdanmada terörize olurlar. Çünkü yöntemleri yoktur ve karşılarındaki siyasi grubu demokratik olgunluk içerisinde alaşağı etmeyi bilemezler. Ülkenin geneline değil de sadece metropollere oynayarak siyasi bir kazanım elde edeceklerini düşünürler.
İKTİDARIN BÜYÜSÜNE KAPILMAK
Halbuki tosladıkları duvarın üzerinde basit bir cümle yazmaktadır: Metropolden ses, taşradan oy çıkar. Metropolden vurdukça taşranın tepkisi ters yönde oy olarak geri döner. Bunu hesap edemeyecek kadar basiretsiz bir orta-üst sınıf muhalefetin başarılı şansından söz edilebilir mi? Ve dahi körü körüne bir 'istemezük' tavrıyla 'Kahrolsun bağzı şeyler!' demek, 'bağzı'nın içini zerre kadar dolduramamak, beceriksizlikle mi açıklanabilir, öngörüsüzlükle mi? Bilemiyorum.
Ve bakıyorum, olana bitene, etrafıma, sosyal, ekonomik birçok iyileşmenin lafını eden insanlar görüyorum. Sonra televizyonlara, gazetelere göz atıyorum, manzara tam tersi… Soruyorum kendime: 'Hiç mi iyi bir şey yapmamış bu adamlar da hep vuruyorlar, sövüyorlar?' Bunları dile getirdiğimde ise ya, 'iktidarın büyüsüne aldanmış' olduğumu söylüyorlar yahut 'aydın ve entelektüel muhalif olmalı' diyerek 'yandaşlık' imasında bulunuyorlar. Bunu diyenlere de genellikle tek cevabım oluyor: James Watt, buhar makinesini icat ettiğinde, etrafındakiler –hatta karısı- motorun çalışacağına bile ihtimal vermemişlerdi, şimdi tüm hayatımızın temeline Watt'ın o kırık dökük, bazen aksayarak çalışan ama en sonunda hayatımızı düzene sokan makinesini koyuyoruz. Siyaset için neden aynısı olmasın? Yaşadıkça göreceğiz ama ne göreceksek, 'yaşayarak' göreceğiz.
Başlıklar :