Yapay Zeka ne kadar ileriye gidebilir?
04:00, 09/10/2026, Cuma
Yeni Şafak

Arşiv.
Dr. Emine Çelik/Uluslararası Güvenlik Uzmanı
Yapay zeka yarışında ABD ve Çin arasında giderek artan rekabetin yanı sıra artık sorulması gereken soru, “Yapay zeka ne yapabilir?” değildir. Asıl soru çok daha rahatsız edici: Yapay zeka ne kadar ileri gidebilir ve o noktaya ulaştığında onu kim durdurabilir? Bu soruyu bugün daha ciddi sormamızın nedeni, yapay zeka alanının içinden gelen son derece çarpıcı bir itiraz. OpenAI ve Anthropic’te toplam üç yıl temel model eğitimi üzerine çalışan Jacob Coxon, 9 Eylül 2026’da Anthropic’ten istifa ettiğini açıkladı. Coxon’a göre her iki şirket de sorumlu davranmıyor; şirketler kendi kendini geliştirebilen süper zekaya ulaşmak için yarışıyor ve bu yarış “insanların hayatlarıyla kumar oynamaya” dönüşüyor.
Daha da çarpıcısı, Coxon’ın iddiasına göre yapay zekayı geliştiren bazı araştırmacılar bu teknolojinin on yılın sonuna kadar insanlığın tamamını yok edebilecek bir kapasiteye ulaşabileceğine gerçekten inanıyor. Buradaki paradoks ise son derece dikkat çekici: Yapay zekanın tehlikesini en iyi bilen insanlar, aynı zamanda onu en hızlı geliştiren insanlar olma potansiyelini taşıyor.
JEOPOLİTİK GÜCÜN ALTYAPISI
Coxon’ın açıklamaları yalnızca teknolojik bir korku senaryosu değildir. Asıl dikkat çektiği problemin bir “yarış” problemi olduğunu vurgulamak gerekiyor. OpenAI ve Anthropic gibi şirketler, rakipleri yavaşlamayacağı/durmayacağı için kendilerinin de yavaşlamayacağını/ duramayacağını düşünüyor. Bir şirket yavaşlarsa diğerinin öne geçeceğine inanılıyor. Böylece ortaya klasik bir güvenlik ikilemi çıkıyor: Herkes riskin farkında olduğu halde kimse geri adım atmak istemiyor. Coxon’ın ifadesiyle mesele artık yalnızca bir şirketin teknoloji politikası değil, küresel ölçekte bir güç mücadelesidir. Tam bu noktada Donald Trump’ın yapay zekaya ilişkin sözleri daha anlamlı hale geliyor. Trump, yapay zeka yarışının büyüklüğünü anlatırken, “Yapay zeka yarışını kim kazanırsa büyük ölçüde dünyaya o liderlik edecek” ifadesini kullanırken; “yapay zeka yarışını kazanmasının internetten veya geçmişteki teknolojik sıçramalardan daha büyük bir mesele” olduğunu vurguladı. Bu bakış açısı yapay zekayı yalnızca ekonomik bir teknoloji olmaktan çıkardığını belirtebiliriz. Yapay zeka artık jeopolitik gücün altyapısı olarak görülüyor. Çipleri, veri merkezlerini, modelleri, enerji kaynaklarını ve algoritmaları kontrol eden aktör; yalnızca daha iyi teknolojiye değil, ekonomik üretimden istihbarata, siber güvenlikten askeri operasyonlara kadar uzanan yeni bir güç mimarisine sahip oluyor.
KARANLIK YÜZÜ
Gelinen noktada yapay zekanın gerçek dünyadaki en karanlık yüzü savaş alanlarında çoktan görülmeye başladı. Gazze bunun en çarpıcı örneklerinden biri. İsrail ordusunun kullandığı bildirilen Lavender, The Gospel ve Where’s Daddy? gibi dijital sistemler; gözetleme verileri, makine öğrenmesi ve hedef belirleme süreçleriyle ilişkilendirildi. Human Rights Watch (HRW), Lavender’ın Gazze’deki kişilere silahlı gruplarla bağlantılı olma ihtimallerine göre puan verebildiğini; The Gospel’in hedef listeleri oluşturduğunu ve Where’s Daddy? adlı sistemin belirli kişilerin belirli konumlara ulaştığını tespit etmek amacıyla kullanıldığının bildirildiğini belirtiyor. Burada kritik mesele insanın veri noktasına dönüştürülmesidir. Bir insan önce gözetleniyor, sonra hakkında veri toplanıyor ve ardından algoritma bu verilerden bir profil oluşturuyor. Profil bir risk veya şüphe skoruna dönüşüyor. Son aşamada ise algoritmanın ürettiği sonuç askeri bir kararın parçası haline dönüşebiliyor.
Bu süreçle birlikte; insanın önce izlenmesine, sonra sınıflandırılmasına, ardından hedef olarak tanımlanmasına uzanan yeni bir algoritmik şiddet zinciri oluşturulduğunu söyleyebiliriz. HRW, 2026 tarihli değerlendirmesinde askeri yapay zeka kullanımının saldırıların hızını ve ölçeğini artırabildiğini, algoritmik sistemlerin insan kararını güçlendirmek yerine zaman zaman insan muhakemesini zayıflatabileceğini vurguluyor. Daha da önemlisi, savaş alanının yapay zeka sistemleri için fiilen bir test alanına dönüşmesi riskine dikkat çekiyor. Bu nedenle Gazze, yapay zekanın gelecekte ne yapabileceğine ilişkin soyut bir laboratuvar senaryosundan öte tam bir gerçekliğin yaşandığı test sahasına evirildiğine şahit olduk. Gelinen noktada da Gazze’nin, kullanılan sistemlerle yapay zekanın bugünden savaşın hızını, hedef belirleme süreçlerini ve öldürücü gücün ölçeğini değiştirebildiğini gösteren acı bir test sahası olduğunu ifade edebiliriz.
KONTROL KİMİN ELİNDE?
Palantir gibi savunma ve veri analitiği şirketleri etrafındaki tartışmalar da tam burada önem kazanıyor. Palantir; Lavender ve The Gospel sistemlerini kendisinin geliştirdiği yönündeki iddiaları açıkça reddediyor; ancak şirketin askeri yapay zeka ve veri analitiği alanındaki faaliyetleri, yapay zekanın savaş kapasitesinin merkezine yerleştiğini gösteren daha geniş tartışmanın parçası. Dolayısıyla önümüzde iki farklı gelecek ihtimali bulunuyor: Birinci ihtimalde yapay zekanın insanlığın en güçlü yardımcı teknolojisine dönüşebilmesi. İkinci ihtimalde ise gözetleyen, sınıflandıran, öngören, karar veren ve nihayetinde güç kullanan bir altyapıya dönüşebilmesi.
Asıl tehlike belki de yapay zekanın bir gün insanlardan daha akıllı olması değildir. Asıl tehlike, insanların ondan daha güçlü bir sistem kurup kuramayacaklarını düşünmeden, ona giderek daha fazla güç vermesi olarak ifade edilebilir. Jacob Coxon’ın istifası bu nedenle yalnızca bir çalışanın şirketten ayrılması olarak okunmamalı. Bu, yapay zeka yarışının içerisinden gelen bir alarm olarak değerlendirilmeli. Trump’ın sözleri ise bu alarmın karşısındaki jeopolitiği ifade ediyor. Dünya devletleri gerçekleştirdikleri kontrolsüz yatırımlar ve özel askeri şirketlere açtıkları alanlarla yapay zeka yarışını kazanmak istiyorlar. Ancak, sorulması gereken temel soru şudur: Söz konusu bu yapay zekayı kim yönetecek? Ya da daha da önemlisi yapay zekayı yönetenler, bir gün onu gerçekten kontrol edebilecek mi?