İngiltere’den Almanya’ya: Avrupa’da merkez siyasetin geleceği
04:00, 08/10/2026, Perşembe
Yeni Şafak

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.
Merkez sağ ile merkez sol arasındaki mesafe daraldıkça seçmen nezdinde müesses nizam partilerinin vadettiği farklılıklar da azaldı. Merkeze yaklaşmak partilere yeni seçmenler kazandırırken siyasal alanın başka noktalarında boşluklar üretti.
Dr. Yunus Şahbaz/Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi
Avrupa’nın başlıca ülkelerinde son dönemde yaşanan gelişmeler, uzunca bir süredir devam eden bir dönüşümü daha görünür hale getiriyor. Almanya’da AfD’nin ülkenin ikinci büyük partisi haline gelmesi, İngiltere’de ise Nigel Farage’ın birkaç yıl öncesine kadar siyasal sistemin kenarında duran bir isimken bugün İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti’nin hesaba katmak zorunda olduğu bir aktöre dönüşmesi bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Elbette iki ülkenin parti sistemleri ve siyasal gelenekleri birbirinden farklı. Fakat her iki örnek de yalnızca yeni sağın yükselişine değil, Avrupa’nın geleneksel merkez partilerinin karşı karşıya bulunduğu daha yapısal bir soruna işaret ediyor.
Bunu anlamak için Avrupa siyasetinin yakın geçmişine dönmek gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa siyasetinin taşıyıcıları büyük ölçüde merkez sağ ve merkez sol partilerdi. Hristiyan demokratlar, muhafazakârlar ve sosyal demokratlar geniş toplumsal kesimleri temsil ediyor ve iktidar da çoğunlukla bu partiler arasında el değiştiriyordu. Ancak bu partilerin gücü sadece merkezde bulunmalarından kaynaklanmıyordu. Aynı zamanda farklı toplumsal kesimlere, çıkarlara ve ideolojik önceliklere yaslanıyorlardı. Seçmen açısından bakacak olursak, merkez sağ ile merkez sol arasındaki ayrım oldukça belirgindi.
Soğuk Savaş sonrasında bu manzara farklılaşmaya başladı. Özellikle 2000’lerden itibaren merkez partiler arasındaki ideolojik mesafe peyderpey azaldı. Piyasa ekonomisinden Avrupa bütünleşmesine kadar pek çok temel konuda geniş bir mutabakat alanı oluştu. Bunun anlaşılır sebepleri de vardı. Bu konjonktürde partiler merkeze yaklaştıkça daha geniş seçmen kitlelerine hitap edebiliyorlardı. Tony Blair’in “Yeni İşçi Partisi” yahut Gerhard Schröder’in “Yeni Merkez” arayışları dönemin ruhunu göstermesi bakımından yeterince açıklayıcıdır. Uzun süre seçim kazanmanın yolu da büyük ölçüde buradan geçti.
MERKEZİN AŞINMASI
Fakat madalyonun bir de öteki yüzü var. Merkez sağ ile merkez sol arasındaki mesafe daraldıkça partilerin birbirinden ayrışması zorlaştı. Seçmen nezdinde müesses nizam partilerinin vadettiği farklılıklar azaldı. Merkeze yaklaşmak partilere yeni seçmenler kazandırırken siyasal alanın başka noktalarında boşluklar da üretti. Bir başka ifadeyle, seçmenin bir bölümü artık merkez partilerin kendisini yeterince temsil etmediğini düşünüyordu.
Üstelik merkez partiler birbirlerine yaklaşırken Avrupa toplumlarının gündemi yerinde saymadı. Bu minvalde hiç kuşkusuz ilk akla gelen 2008 ekonomik krizidir. Kriz ekonomik güvensizliği artırdı, siyasal elitlere duyulan güveni aşındırdı. 2010’lardan itibaren göç ve sınırların güvenliği gibi meseleler Avrupa siyasetinin başlıca tartışmaları arasına girdi. Brexit kampanyasının en etkili sloganının “kontrolü geri almak” olması tesadüf değildi. Sonrasında pandemi, Ukrayna savaşı, enerji krizi ve hayat pahalılığı gibi yeni sorunlar ortaya çıktı. Güvenlik, devlet kapasitesi ve ekonomik korunma gibi bir süredir geri planda kalan konular yeniden siyasetin gündemine taşındı.
TEMSİL SORUNU
Dolayısıyla burada bir uyumsuzluk ortaya çıktı. Bir tarafta birbirine yaklaşan merkez partiler, diğer tarafta yeni sorunlarla karşı karşıya kalan ve öncelikleri farklılaşan seçmenler vardı. Arada oluşan boşluk, kendisini mevcut aktörlerden daha açık biçimde ayrıştıran “niche” partilere ciddi bir alan açtı. Bu partilerin söylediklerinin doğru veya yanlış bulunmasından bağımsız olarak önemli bir avantajları var. En nihayetinde, katılsak da katılmasak da, merkez partilerden farklı bir şey söyleme ya da vaat etme iddiasındalar.
İngiltere bunun iyi bir örneği. Reform UK artık yalnızca Brexit’in mirası yahut UKIP’in yeni biçimi olarak değerlendirilemez. Parti 2024’te yüzde 14,3 oyla ülke genelinde üçüncü sıraya yerleşmişti. Aradan geçen iki yılda ise desteğini yüzde 20’lerin üzerine taşıdı. Bugün ise Muhafazakâr Parti’nin geleneksel seçmen alanına doğrudan girmiş durumda. Göç bu yükselişin önemli unsurlarından biri. Ancak her şeyi göçle açıklamak kolaycılık olur. Geleneksel partilerin ülkenin sorunlarını yeterince açık konuşmadığı, mevcut sorunlara çözüm üretemediği ve belirli toplumsal kesimleri temsil etmekten uzaklaştığı düşüncesi de bu arayışı besliyor. Artık Muhafazakâr Parti’nin sağında küçük bir protesto partisinden bahsetmiyoruz. Bizatihi, İngiliz merkez sağını kimin temsil edeceği tartışılıyor.
Almanya’da ise sorun başka bir biçimde karşımıza çıkıyor. AfD, 2025 federal seçimlerinde yüzde 20,8 oyla ülkenin ikinci büyük partisi oldu. SPD yüzde 16,4’te kaldı. Son Saksonya-Anhalt seçimlerinde ise tablo çok daha çarpıcıydı. AfD yüzde 44’e yakın oy alarak 83 sandalyenin 39’unu kazandı ve eyalet parlamentosunda çoğunluğa ulaşmanın yalnızca üç sandalye uzağında kaldı. Bu sonuç, AfD’nin özellikle ülkenin doğusunda ulaştığı gücü geçici bir protesto dalgasıyla açıklamayı daha da zorlaştırıyor.
MARJİNDEN ANA AKIMA
Buna rağmen Brandmauer, yani diğer partilerin AfD ile iş birliğini reddettiği “güvenlik duvarı”, büyük ölçüde devam ediyor. İşin ilginç tarafı da burası. Bir parti kurumsal olarak sistemin dışında tutulabilir. Peki seçmenin beşte birinin, bazı bölgelerde ise çok daha fazlasının desteğini alan bir parti siyasal bakımdan ne kadar “marjinal” kalabilir? Almanya’da seçim sosyolojisiyle siyasal sistemin meşru aktör tanımı arasındaki mesafenin açıldığını söylemek herhalde yanlış olmaz.
Belki de meselenin bam teli burada. AfD ve Reform UK yalnızca geleneksel partilerden seçmen almıyorlar; onları kendi gündemlerine cevap vermeye de zorluyorlar. Göç, sınırların kontrolü, egemenlik, güvenlik ve ekonomik korumacılık gibi yakın geçmişte daha çok radikal veya popülist partilerle özdeşleştirilen konular artık ana akım siyasetin de başlıca tartışmaları arasında. Merkez partiler bu aktörlerle aralarına mesafe koymaya çalışıyorlar. Oysa, değil mesafe koymak kaybettikleri seçmeni geri kazanmak istiyorlarsa, onların gündeme taşıdığı sorunlara cevap vermek zorundalar.
ESKİ REÇETE İŞE YARAMIYOR
Burada merkezin önünde pek kolay olmayan bir tercih var. Uzun yıllar boyunca daha geniş seçmen kitlelerine ulaşmanın yolu merkeze yaklaşmaktı. Bugün bu reçete eskisi kadar iyi işlemiyor. Hiç kuşkusuz AfD ile Reform UK’nin yükselişini tek bir nedene bağlamak mümkün değil. Ekonomik sorunlardan göçe, liderlikten siyasal kültüre kadar pek çok faktörün bunda payı var. Bana kalırsa Avrupa’daki müesses nizamın partileri açısından daha can sıkıcı olan ihtimal şu olabilir: Karşılarında yalnızca kendilerinden seçmen çalan yeni rakipler yok. Bu rakiplerin büyüyebileceği siyasal alanın oluşmasında kendilerinin de payı var. Bu duruma bizatihi kendilerinin ne ölçüde çözüm üretebileceği ise Avrupa’da merkez siyasetin geleceğini belirleyecek.