Orient Ekspresi''nde Türkiye medyası
00:00, 01/08/2013, Perşembe
Yeni Şafak
Orient Ekspresi''nde Türkiye medyası
Zaman Gazetesi yazarı Kerim Balcı''nın, ''Hz. Musa gitmişti Firavuna'' başlıklı makalesini okuyunca Said''in kuşkuculuğu düştü aklıma. Balcı''nın geçtiğimiz Nisan ayında Şalom Gazetesi''ne verdiği röportajda Hamas''la ilgili olarak kullandığı –bence bilinçli- ifadelerden başlayarak yazılarını inceledim ve The Times''in yaptığı manipülasyonun neredeyse aynısını üzülerek gördüm.
Fareed Zakaria, Amin Malouf, Tariq Ramadan, Homayun Shajarian, Asharq Al Awsat, Abdel Bari Atwan, İkhwan… Türkiye medyasında görev yapan ve dış politikayla ilgilenen hemen herkesin mutlaka bir kez köşelerine, haberlerine konuk ettiği isimler. İşin garibi, Türkçe lisanıyla basılan ve Türkçe okuyan kitlelere yönelik yayın organlarında da bu isimler aktardığım gibi yazılıyor. Hafızamızı biraz tazeleyelim, eminim ki aklımıza onlarca örnek gelecek. Halbuki yaşadığımız topraklarda neredeyse bin yıldır duyduğumuz, ezberlediğimiz ve babalarımızın, kardeşlerimizin, çocuklarımızın elan taşıdıkları isimleri, yine onların okudukları yazılarda neden İngilizce haliyle alıntılarız ki? Düşünebiliyor musunuz, bir köşe yazarının ''Ferit'' isimli babasına, ''Fareed'' diye seslendiğini? Yahut Tarık ismini taşıya kardeşini telefonuna, ''Tariq'' olarak kaydettiğini? (Hipster olanlarını ayrı tutuyorum)
Günlük hayatta çoğunlukla dikkat etmediğimiz bu mesele, algı yönetimi açısından tehlikeli, provokatif ve üzerinde durulması gerekilen bir durumdur.
DİL ZİHİNDİR
Evet, iddialı bir giriş yapmak istedim, istedim ki konuyu ele alış tarzımız daha ilk cümlelerden itibaren kafalarda hep bir soru işareti uyandırsın. Dil zihindir. Yani kültürdür, gelenektir, folklordur, iletişimdir, siyasettir, tabudur, dünya görüşüdür. Dikkat edelim, en etkili filozoflar ve düşünürler dil üzerine mutlak biçimde eğilmişlerdir. Platon''un isimlerin arasındaki ilişkileri irdelediği Kraytlos''undan başlayan bu gelenek, Kaşgarlı Mahmud''un Divan-ı Lügat-it Türk isimli anıt kitabına, oradan da geride bıraktığımız iki yüzyılın ortalarında yazılmış birçok kaynak esere değin uzayıp geldi. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda ise dil, kendi başına sistematik bir felsefe deneyimi olarak görülüp ele alındı. Heiddeger''in felsefenin temeline, ''Dil'' kavramını oturtması, Wittgenstein''in, ''20. yüzyıl dil felsefesidir'' kehaneti bu duruma iki güzel örnektir.
İçinde bulunduğumuz çağın fikri ve düşünsel gidişatını doğrudan etkileyen dil konusunun medyaya yansımaları da yine 20. yüzyılın ortalarında kendini gösterdi. Batıdan bir örnek verecek olursak, ABD''de yayın yapan gazetelerin özellikle Ortadoğu ve Latin Amerika uzmanı muhabirleri, bilerek yahut bilmeyerek ''öykü haber'' yahut ''yorum haber'' tarzlarını yarattılar. Robert Fisk, Stephen Kinzer gibi gazeteciler, entelektüel donanımlarının da yardımıyla dilin (zihin) boyutlarını genişletip, üslup (zeka) ile birleştirdiler ve haber okurunun ilkten algılarına hitap eden lezzetli, öyküleştirildiği için insanı içine çeken yarı-filozofik bir kıvam tutturdular. Türkiye''de ise bu tarzın en az Fisk ve Kinzer kadar hakkını veren ve ilkler listesine adını yazdıran Yaşar Kemal''i kesinlikle unutmayalım, öyküsel röportajlarını topladığı ''Bu Diyar Baştan Başa'' serisi, ABD, Avrupa, Ortadoğu dahil halen aşılamamış bir üslup şaheseridir.
Gelgelelim Soğuk Savaş döneminin sona ermesi, medyadaki felsefe temelli dili ve üslubu köreltti, adeta Berlin Duvarı''nın altında bıraktı. Kendine has, ötekileştirmeyen, hitap ettiği kitleyi cezbeden üslup yerini, yazının ilk kısımlarında alıntıladığım ucube bir tarza bıraktı. Antropoloji ve Etnoloji gibi bilimlerin henüz ilk dönemlerinde kullanılan aşağılayıcı, ötekileştirici, kendinden olmayana keşfedilmeyi bekleyen bir yaratık türü olarak bakan bu tarz, Oryantalizm''in en şirret yüzünü tekrar hortlattı ve bu durumun ilk yansımaları da maalesef yine medyada oldu.
MEDYADA ZİHİNSEL ÇÖKÜŞ
Edward Said, ''Medyada İslam'' isimli kitabının giriş bölümünde İngiliz ''The Times'' gazetesinin bir haberini kuşkucu şekilde analiz eder. 1 Nisan 1996 günü gazetede çıkan bir haberde, İsrail işgali altındaki Güney Lübnan sınır şeridinde savaşan ''gerillalar''dan bahsedilir. Aynı gazetenin 10 Nisan 1996 tarihli bir başka haberinde ise, gerilla sözcüğü ''İran''daki Şii hükümetin desteklediği Hizbullah'' olarak değiştirilir ve işgal sona erene kadar konuyla ilgili her haberde bu kalıp kullanılır. Said''e göre The Times''in yaratmak istediği algı, işgal altındaki ülkelerini savunmak isteyen insanların, köktendinci-militan-terörist olduklarıdır. Ne gariptir ki Zaman Gazetesi yazarı Kerim Balcı''nın, ''Hz. Musa gitmişti Firavuna'' başlıklı makalesini okuyunca Said''in kuşkuculuğu düştü aklıma. Balcı''nın geçtiğimiz Nisan ayında Şalom Gazetesi''ne verdiği röportajda Hamas''la ilgili olarak kullandığı –bence bilinçli- ifadelerden başlayarak yazılarını inceledim ve The Times''in yaptığı manipülasyonun neredeyse aynısını üzülerek gördüm. Mesela 26 Temmuz tarihli, ''Bir Terör Örgütü Okuması'' başlıklı yazısında, konu edindiği Lübnan Hizbullah''ına açıkça terörist diyemeyip, satır aralarında onlarca ''terörist örgüt'' imasında bulunması gibi. 5 Temmuz tarihli yazısındaki ifadeler ise daha ürkütücü, insanda adeta bir Bernard Lewis makalesi okuyormuş hissi uyandırıyor:
''İhvan''ın Mübarek döneminde yaşadığı bir dizi ümit-hüsran döngüsü sonunda Mısır Selefi hareketini ortaya çıkarmıştı. Mısır Selefiliği seçimlere katılan Nur Partisi''nden veya onu kuran Davet Partisi''nden ibaret değil. Libya sınırında cehaleti yücelten terörist Selefi gruplar da var; Sina Yarımadası''nda İslamcılık ile eşkıyalık arasında bir yerlerde dolaşan Selefiler de var. Demokratik siyasetten ümidini kesen İhvan tabanının bu aşırı uçlara kayması da muhtemel.''
Tam bu noktada zihinsel paralelliği göstermesi açısından Bernard Lewis''in 90''larda kaleme aldığı, ''Müslüman Öfkenin Kökenleri'' yazısından da ufak bir alıntı yapalım:
''…Artık bu kadarı da fazlaydı, tahakkümünü yıkan, toplumunun huzurunu bozan ve son olarak evinin mahremiyetini alt-üst eden bu kafir, imansız ve anlaşılmaz güçlere haddini bildirmenin zamanı gelmişti, bu hiddetinin gücünü çok eski inançlar ve bağlılıklardan alması ve onu herkesten önce bin yıllık düşmanına yöneltmesi de çok doğaldı.'' Sosyal olgulardan uzak bu tarafgir bakış, günümüz İslam coğrafyalarında yaşanan olayları, Ortaçağ dönemindeki Müslümanların zihin yapısını esas alarak analiz ediyor ve bunu yaparken sosyolojiyi, filolojiyi perde olarak kullanıyor. Halbuki Lewis''ten Kerim Balcı''ya, meslek icabı yurtdışından haberleri Türkçe olarak okura sunmaları gerekirken sosyal medya ortamında dahi aralarında Burger King İngilizcesi ile geyik muhabbeti çeviren dış haber müdürleri ve muhabirlerine ve dahi köşe yazarlarına bulaşan ''Yabancılık'' virüsü bizatihi ilkel, yıkıcı ve ötekileştirici, cahilce. Lewis istediği kadar yabancılaşma yaşayabilir, misyon ve köken itibarıyla hakkıdır. Ama bizim gazetecilerimize, yazarlarımıza, aydınlarımıza ne oluyor? Yerlinin yerliye yabancılaşması zihinsel bir iflasın ilanı değil midir?
Not: Hay Allah… Bana da bulaştırdılar. Yazımın başlığında toplam 2 Fransızca, 1 İngilizce ve 1 Türkçe kelime var…
Başlıklar :