Rabia, dört, dördüncü ve diğerleri
00:00, 22/08/2013, Perşembe
Yeni Şafak
Rabia, dört, dördüncü ve diğerleri
''Rabia'' dördüncü demek. Mısır Ordusu tarafından sayıları binlerle ifade edilen kitlelerin katledildiği meydanın adı aynı zamanda. Aşağılık bir darbe ile meşru makamından indirilen Muhammed Mursi, Mısır''ın dördüncü cumhurbaşkanı.
Ayna karşısında elinizin dört parmağını açıp, ''4'' işareti yapın, iki zafer işaretini yanyana görebilirsiniz. Yani ''Victory'' yani ''V'' harfi. Çifte zafer!
Toplumların belleğinde iz bırakmış acı olayların mutlaka birer sembolü vardır. O kadar ki, tarihi yazılsa, ciltler dolusu materyal biriktirebiliriz. Mesela Che''nin meşhur bereli fotoğrafı. Che yıllar önce Bolivya ormanlarında CIA destekli askerler tarafından öldürüldü ama bugün onu hep aynı fotoğrafla hatırlıyoruz. Filistin intifadasına destek verirken buldozer tarafından ezilerek katledilen Rachel Corrie… Bugün hayatta değil ama biz onu hep buldozerin karşısında devleştiği fotoğrafı ile biliriz. Edward Said ömrünün son yıllarında İsrail sınırından askerlere doğru taş atarken çekilmiş fotoğrafı ile zihinlerimize kazınmadı mı? Gezi olayları sırasında hayatlarını kaybeden beş genç, tarafsız bir gözle bakarsak o olayların hep bir adım önünde hatırlanacaklar. Çok taze bir acı, taze bir örnek: Müslüman Kardeşler''in liderlerinden Muhammed Biltacı''nın 17 yaşındaki kızı Esma Biltacı, Rabia Meydanı''nda keskin nişancı ateşiyle öldürüldü ama biz onu hep 17 yaşında ve tertemiz yüzü, pırıl pırıl gözleriyle, vicdanımıza saplanan o tek kare fotoğrafla hatırlayacağız. Dediğim gibi, saydığım tüm bu yaşanmışlıklar, acılar, toplumsal bellek tarafından sembolleştirildiler. Yani arkalarında isimleri, yaşları, suratları bilinmeyen milyonlarca kişinin ve düşüncenin gücü var. Oradan yükselecekler insanlık tarihinin tepe noktasına…
İngeborg Bachmann''ın enfes dizeleri anlatmak istediklerimi çok güzel özetliyor:
''Pont Mirabeau… Waterloobridge… / Nasıl dayanabiliyorlar bu adlar acaba / adsızları taşımaya?''
Rabia Katliamı''nın ardından ''Dört'' işareti, Müslüman dünyasının on yıllardır yaşadığı krizin adını koydu işte. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Bursa''da konuşurken sağ eliyle Rabia Katliamı''nı işaret ediyordu. Rizesporlu Sercan Kaya, Fenerbahçeli Emre Belözoğlu, attıkları gollerden sonra yine ''Dört'' işareti yaptılar.
Dört, ikinin kazandığı zaferin nişanesi…
Dört, ikinin tüm dünyada kazandığını ama aslında iki ile bitirilemeyecek kadar çok zorbanın, despotun, kan emicinin halen aramızda dolaştığını gösteren…
Dört, hiçbir şeyin tamamlanmadığını, insanlık onurunun kazanacak birçok zaferleri olduğunu herkese anımsatan…
Dört, iki ile kıyaslanamayacak sembol, ikinin ancak tamamlayıcısı, bütünleyicisi, vaat ettiği müjde olan.
Dört: İki çarpı iki, üç artı bir... Ama bir yerde matematiği de aşan, zorlayan, kırıp parçalayan bir özgürlük parolası…
Evet, acıları nasıl kıyaslayamazsak, Roboski''de katledilenlerle Bingöl''de silahsızken kurşuna dizilenleri, Gezi olaylarında ölen gençlerle Esma Biltacı''yı, Hasan El Benna''nın torununu ve Yunus Emre''nin deyişiyle, ''göğekini biçmiş gibi'' gencecikken toprağa düşenleri nasıl kıyaslayamazsak, iki ile dördü de öyle kıyaslayamayız! Bunu yapmak insanlık suçudur!
TEMELKURAN''IN DERDİ…
''Siz'' ile başlayan bir yazı, daha ikinci cümleden itibaren doğrudan ötekileştirmeyi getirir. Düşünün, karşınızdaki insanın davranışını güya o kişinin hal ve hareketlerini düzeltmek için eleştirirken, lafa, ''Siz'' diye giriyorsunuz ve ardından yanlış şeyler yapıldığını iddia ediyorsunuz. ''İki şeyden nefret ederim: Irkçılık ve Zenciler'' demekten farksız. Bunu yazan kişi, solun sesi olma şiarıyla yola çıkmış, bir gazetenin ''şimdilik'' genel yayın yönetmeni, Ece Temelkuran.
Acıları yarıştırmamak adına oturduğu klavyenin başından onlarca, ''Siz'', ''Onlar'', ''Birileri'' gibi nitelemeleri cümleye dökerek kalkmış. Yazı baştan aşağı çelişkiler yumağı, neresinden tutsam elimde kalıyor. Örneğin, demiş ki; ''Siz öldürülen Müslüman Kardeşler yanlılarını desteklemek için elinizle dört gösterip Rabia işareti yaparsanız ertesi gün de birileri çıkıp eliyle Beş işareti yapar!''…
Yani Gezi olayları sırasında hayatlarını kaybeden beş genci ima etmekte. Ben yap demem ama yapsan iyi olur, mantığı ile kurnazca pazarladığı yazısının satır aralarında rövanşist hislerini ortalığa saçıyor. ''Siz'' diyerek baştan karşıtını yarattığı yazısını, acıları karşılaştırmamak adına yazdığını ima ederek devam ettiriyor ama sonlara doğru çarpık fikir yapısı alarm veriyor.
İDEOLOJİK SAPLANTILAR AÇMAZI!
Hani acıları yarıştırmayacaktık? Bakın, ben tavrımı ortaya koydum, üstelik Ece Hanım''ın asla anlayamayacağı kadar empati kurma imkanına sahibim; ölen, yaralanan, çatışan gençlerle… Yaşım itibarıyla… Neden bu kadar netim? Çünkü vicdanımı dinliyorum. Dinlediklerimi vicdanım haline getirseydim bugün kafama bir gaz maskesi takıp, elime bir kalas alıp belki de yaşıtım olan genç arkadaşlarımın karşısına dikilecektim.
Rövanşın panzehiri vicdandır, ''Siz'' dört yaparsanız, ''Birileri''de çıkar beş yapar, diye yazınca ölen gençlerin geri gelmeyeceğini biliyorum. Üstelik ölümleri ve acıları kıyaslamayı geçtim, sosyolojik açıdan da berbat klişelerle bezeli bu sloganı ciddiye alacak kadar da akılsız değilim. Sloganlar, yukarıda belirttiğim gibi arkalarında olan binlerce adsız insanın düşüncelerinden, eylemlerinden beslenir. ''Dört yaparsanız birileri de beş yapar'' sloganının ardından kaç kişi yürüyor? Pek kimseyi göremedim de… Gençlerin kafaları çalışıyor nihayetinde; siyasi-sosyal tabanları apayrı olan iki olay arasında kandan mürekkep zeminsiz klişeler üreten bir zihnin peşine takılmıyorlar. Çünkü en tehlikeli fikirsel kriz budur, düşünce yapısı itibarıyla boşluktan dibe doğru düşen bir zihnin acılara tutunması! Ki acıların kanlı gömlekleri vardır, o gömleği giyip ortalıkta insan hakları savaşçısı gibi dolaşan kişinin insanlığı, gömlekteki kan kadar mutlaktır. Yani silik, elinle ovalasan kazınacak, makineye atsan yıkanacak ve özüne dönecek… ''Size bir gerçeği söyleyeceğim, eğer bir gerçek varsa neden yalan söyleyeyim?'' der Vasili Grossman ölümsüz yapıtı ''Yaşam ve Yazgı''da.
Ortada bir gerçek var ama bunu söylemenin yolu maalesef ki ideolojik saplantılardan geçiyor! Haliyle ''Eğer bir gerçek varsa'' konuşalım, yoksa susalım…
Başlıklar :