Aldığım her ödül beni şaşırtır

Röportaj: AYSEL YAŞA
00:001/11/2008, Cumartesi
G: 31/10/2008, Cuma
Yeni Şafak
Aldığım her ödül beni şaşırtır
Aldığım her ödül beni şaşırtır

Altı yaşında sahnedeki Adile Naşit'in kucağına fırlayan ve bir daha sahneden inmek istemeyen o afacan çocuk şimdi büyüdü ve Altın Portakal ile Locarno Film Festivali'nden en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı. Mütevazılığı asla elden bırakmayan o aktör Tayanç Ayaydın. Ödülün şaşkınlığını üzerinden atamayan Ayaydın'la Altın Portakal'ı ve ödül aldığı filmi Pazar-Bir Ticaret Masalı'nı konuştuk.

İzleyici sizi ilk olarak Aliye dizisiyle tanıdı. Daha sonra Sıla'da Abay karakteri ile sevildiniz. Oyunculuk yoluna çıktığınızda heybenizde ne gibi hayaller vardı?

Ben yola çıkarken bir hedef koymadım kendime. 'Hayatım boyunca oynamaya devam edeceğim' dedim. Ama elbette isteklerim vardı, zamanı geldiğinde ülke sınırlarını aşıp yabancı ülkelerde de oyunculuk yapmak hayallerimden biri. Hedef demeyeyim çünkü ulaşır mıyım, ulaşamaz mıyım bilmiyorum. Hayallerimin en büyüğü oyunculuk yolunda hep aynı karakterleri canlandırmaktansa farklı deneyimleri yaşamaktı. Ben oyunculuğu bitmek bilmeyen bir yolculuk gibi görüyorum. Bir hayat biçimi aslında. Bu hayatın içerisinde hep aynı şeyi tekrarladığınız zaman cepten yemeye başlıyorsunuz. Onun için beni zorlayacak karakteri seçmem bana cesaret veriyor ve beni dinç tutuyor. Miskinleşmemek için hep farklı karakterleri canlandıracağım.

O zaman Altın Portakal'ı alma hedefiniz de yoktu, ödülü alınca şaşırdınız.

Locarno'da en iyi erkek oyuncu ödülünü aldım. Oradan ödül almak hayatım boyunca hayal edemeyeceğim bir şeydi. Zaten oyunculukta ödül almak benim hayalim değildi. Sonra Hamburg Film Festivali'ne davet edildim. Ben bu festivalleri uzaktan takip eden bir adamken Hamburg'tan beni arayıp 'Bizi onurlandırırsanız seviniriz' dediler. Ne demek o onur bana ait aslında. İnsanlarla tanışıp, filmler üzerine sohbet edebilme imkânı buluyorum. Bu bana yeter de artar bile.

Oyunculuğa ilk başladığınızda çevrenizdeki insanlar sizin ödül alacağınızı söylüyorlar mıydı?

Ödül aldıktan sonra yapılan tüm konuşmalarda 'Biz sana demiştik' diyen çok oldu. Ama ben bu cümleleri kurdukları günleri pek hatırlayamıyorum. Ya yalan söylüyorlar ya da doğrular ve ben hatırlamıyorum. 'Bir gün ödül alacaksın' demeleri bir kulağımdan girer diğerinden çıkar. Çünkü ben işin ödül alma kısmında değilim. Performansım nasıl ben ona bakarım.

Antalya'da ödülün açıklanacağı geceye kadar neler yaptınız, heyecanlı mıydınız?

Çok keyifli bir haftaydı. Sürekli film izledim. Bazen patlayana kadar film izledim. Sonunda da ödülle taçlandırıldım. Bu film dolu haftaya güzel bir finaldi bu.

Ödülü aldığınız gece 'Aferin bana. İkinci filmimde iki önemli ödül aldım' dediniz mi?

'Ben ödül alacağım, Antalya da benim hedeflerim arasındaydı' cümlesini asla kuramam. Hiç öyle bir adam olmadım ve herhalde olmayacağım da. Ben hep aldığım ödüllere şaşıracağım. Çünkü hep beklemeyeceğim. Çok doğru bir jüriden ödül aldığınızda ustalar size 'Yürü ya kulum!' diyorlar. Bunun size verdiği cesaret anlatılır birşey değil. Bu bir sonraki yola daha sağlam adımlarla gitmenize neden oluyor. Ama asla oldum diyemem. Oldum dediğim gün öldüğüm gündür.

Ödülü aldığınızda 'Anne, baba bana verdiler' dediniz. Neydi o sözün anlamı?

Ailem benden bir hafta boyunca haber bekledi. Her gün 4-5 defa aradılar bir haber var mı diye. Beni biraz bunalttılar. Ben de bir haber alırsam sizi de haberdar edeceğim dedim. Çünkü ödülü alana dek hiçbir şeyden haberim yoktu. Ben Antalya'da keyifli günler geçiriyorum ama annemler heyecanlarıyla beni de tedirgin ediyorlardı. Ödül aldığımı sahnede öğrenince ve onlara haber alır almaz sizi bilgilendireceğim diye söz verdiğim için anneme babama karşı sözümü de tutmuş oldum.

Aileniz çocukken sizin oyuncu olmanıza nasıl bakıyordu? Çünkü bazı aileler onaylamıyor evlatlarının oyuncu olmasını.

Ben çok şanslı bir çocuktum çünkü iki yakın dostla, yani annem ve babamla büyüdüm. Aslında onların benim üzerimdeki oyunculuk hayalleri benden önce başladı. Ben daha lisedeyken annem İstanbul Üniversitesi'ne gidip, 'Benim oğlum konservatuara gidecek şimdiden gelse olur mu?' demiş yani benim için savaş vermeye başlamış bile. Ben bunları bilseydim çıldırırdım, gizli gizli yapmış her şeyi. Konservatuarı kazandığımı öğrendiklerinde çılgına döndüler. Onlar hep oyuncu olmamı istiyorlardı, şimdi ikisi de oyuncu olduğum için çok mutlu.

Siz kendi oyunculuğunuzu nasıl değerlendiriyorsunuz. Jüride siz olsanız kendinize ödül verir miydiniz?

Canlandırdığım her karakterde bir adım daha ilerliyorum. En sert eleştirileri kendime yöneltirim. O yüzden ödülün sürpriz olması da oradan geliyor. Ben performansı izledikten sonra kendime asla yüksek not vermem ki bir dahaki projeye daha hazırlıklı olayım ve o hatalara yeniden düşmeyeyim diye. Hep büyük bir sınav halinde geçiyor kendi özeleştirim. Düşük notlar beni diri ve ayakta tutuyor hiçbir zaman küstürmüyor. Ben hiçbir zaman kendine bayılan bir oyuncu olmadım. Varılan bir nokta yokken kendime yüksek not vermem olur iş değil.

Ödül aldığınız filmin yönetmeni bir yabancı. Nasıl oldu Ben Hopkins'le tanışmanız?

4 yıl öncesine dayanıyor tanışıklığımız. Sinan Tuzcu sayesinde tanıştık. Ben Hopkins Sinan'a 'Türkiye'de film çekeceğim beni oradaki oyuncularla tanıştırır mısın' demiş. Sinan'ın da aklında direk ben gelmişim ama o dönemlerde ben hiç evden çıkmıyordum ve kimseyle tanışmaya tahammülüm yoktu. Ama Sinan ısrar edince zincirleri kırıp çıktım dışarı, yolculuk Ben Hopkins'e.


SENARYOYA HEM AŞIK OLDUM HEM KORKTUM
İstemeden çıkılan yolculuğun sonu iyi geldi ama…

Evet.. Ben Hopkins'le bir tanıştık; hani ilk görüşte aşk derler ya benimki öyle bir şey oldu. İlk gördüğümde sanki birbirimizi on yıldır tanıyormuşuz gibi geldi. Birkaç parça oynadım ona. Sonra kendimi çok iyi hissetmeye başladım. Rol alıp almayacağım umurumda değildi. Orada o enerjiyle kalmak istedim. Günün sonunda Ben Hopkins 'benimle çalışır mısın' diye teklifte bulundu. Senaryoyu okuduğumda hem aşık oldum hem de çok korktum. Ben Hopkins benim üzerime beş yüz oyuncuyla görüşmüş. Ama sonra eğer Tayanç Ayaydın'a bir şey olsaydı bu filmi çöpe atardım dedi.

'Senaryoya hem aşık oldum hem de korktum' diyorsunuz. Neydi sizi bu derece aşık eden ama aynı zaman korkutan?

Bir kere senaryo hiç beklemediğim derecede kuvvetliydi. Bir İngiliz tarafından yazılmış ve Türkçe'ye çevrilmiş bir senaryo. Okumadan önce tereddütlerim vardı ama ilk on sayfada o tereddüdü attım. Mihram karakteri bir oyuncu için hem korkutucu hem de çok etkileyici bir karakter. Bir taraftan acaba altından kalkar mıyım diye çok ciddi bir sorumluluk, diğer taraftan eğer altından kalkılabilirse müthiş bir başarı yakalayacak kuvvetli bir senaryoydu. Artık rahatça kuvvetli diyebilirim çünkü en iyi senaryo ödülünü aldık.

Yönetmeniniz bir yabancı. Beraber rahat çalışılabildiniz mi?

Ben'e yabancı bir yönetmen olarak bakmayı çok uzun zaman önce bıraktım. Ben Hopkins çok Türk'tü. Hatta Doğu ile ilgili kaçırdığım birçok ipucunu o bana hatırlattı. Karakteri beraber yarattık diyebilirim. O yazar ve yönetmen olarak kafasındaki Mihram'ı bana anlattı ben de kendi düşüncelerimi aktardım. Böylece ortaya bizim Mihram'ımız çıktı. Bazen onun isteklerinden, bazen de benimkilerinden feragat ettik. Zaten biz dost olduk artık. Bu filmle beraber hayatımda barındırmak istediğim çok önemli bir dost kazandım.

İngiliz bir yönetmen filminde bir Türk'ü oynattı diye haberler yapmak biraz abartı değil mi? Siz bu olaya nasıl bakıyorsunuz. Yani bizim bir yabancı yönetmenin tercih listesinde olmamız ülkemizden ötürü değil yeteneğimizden ötürüdür çünkü.

Bizi de orada abartıyorlar yani Türk yönetmenleri. Bu yabancı hayranlığı değil aslında. Dışarıdan gelenler bize ne getirecekler diye farklı bir gözle bakıyoruz. Ben ona abartı değil de heyecan demek istiyorum. Ben kendi açımdan onu yaşıyorum. Artık bunu da gündelik hale çevirmeliyiz. Türkiye yurtdışından insanların çok ilgilendiği ülke haline dönüşüyor bir nevi doğal plato oluyor. Bizim artık buna gündelik bir bakış açısıyla bakmamız ve heyecanını yaşamamız gerekiyor.


Kapitalizmle vicdanı arasında kalanların filmi
Tayanç Ayaydın'a Mihram'a hayat vermek zor geldi mi? Nerelerde çatıştı Mihram ve Tayanç?

Hani kumarda bir laf vardır: Masadan ne zaman kalkacağını bileceksin! Dışardan Mihram'a kalk artık masadan diye çok tavsiyede bulundum. Tabi kumar masasında değil ama bu hayatın içerisinden. 'Şimdi ulan, şimdi tam zamanı kurtulmak için' şeklinde cümleler kurdum. Ben dışarıdan onu uyarmayı çok denedim ama o rolü filmde Genco Erkal Fazıl karakteriyle üstlendi. Aslında Tayanç'ın yapısı Fazıl karakterine daha uygun. Mihram'a çok söyledim; 'Bu kadar akıllı adamsın böyle hataları nasıl yaparsın?' diye ama o beni dinlemedi.

Karakteriniz kapitalizmle vicdanı arasına sıkışan Mihram olarak tanımlanıyor. Rolünüzden yola çıkarak bir insanın kapitalizm ve vicdan çatışması nasıl olur? Ne yapar Mihram'a diğerlerine?

Buna cevap verirsem filmle ilgili çok önemli bir ipucunu da açıklamış olurum. O yüzden dikkatli olmam lazım. Hayatta her zaman vicdanımızı kullanmak isteriz hayatın vicdanı sarstığı anlar var. Biz bunları hayat içerisinde çok sık yaşamıyoruz ama Mihram birkaç kez sıkışıyor bu köşeye. Vicdanla kapitalizm arasındaki sıkıntıyı bizim sorguladığımızdan daha fazla sorgulayacak Mihram.

Filmin en beğendiğiniz sahnesi hangisiydi?

En çok sevdiğim sahne Mihram'ın araftaki halini anlatan bir sahne. İnsanın kendisini sorguladığı anı çok iyi görüyoruz orada. Fazıl ile Mihram'ın diyaloglu sahnesi. Çok güzel bir sahne ve seyirciler arada kalmışlığı orada tamamıyla hissedecekler.

Filmde oyuncular arasındaki paslaşmalar nasıldı? Genco Erkal bu konuda size çok destek olmuştur mutlaka…

Genco Erkal'la çalışmak benim en çok istediğim şeylerden biriydi. O benim için büyük bir usta. Onunla çalışırken çok korktum. Acaba altında ezilir miyim diye. Ama Genco Erkal o korkularımı aldı götürdü ve biz bir anda çok iyi çalışan bir ikiliye dönüştük. İki oyuncu arasında paslaşma tenis maçı gibi. Karşı taraftan top ne kadar sert gelirse sen de o kadar iyi karşılarsın onu. Hatta sette yabancı ekipten birkaç kişi ikili olarak kamera karşısında geçtiğiniz kaçıncı film dediler bize. İlk filmimizdi ama çoktan motive olmuştuk.

Türkiye'de sinema sektörü genelde popüler kültür işi yapınca para kazandırıyor. Siz bu meseleyi nasıl yorumluyorsunuz? Bu işin para kısmı sizi ne kadar ilgilendiriyor?

Adı üzerinde ben buradan para kazanacağım. Kazandığım parayla hayatımı idame ettireceğim. Eğer ben bu işle hobi olarak ilgilenseydim evet para kısmını hiç düşünmezdim. Para bu işin hissini biraz bozuyormuş gibi gözüküyor dışarıdan. Hayatımı idame ettirecek kadar para beni mutlu etmeye yeter. Çünkü ben hayatın lükslerini, zevklerini oyunculuk yaparken yaşıyorum ve tadıyorum. Onun dışında sadece yaşayabilmem lazım.


Aslen İstanbullu olan Tayanç Ayaydın'dan İstanbul'a dair…

İstanbul aşk gibi. Nefret ettiğin anlar da çok oluyor, fedakârlık yaptığın anlar da. Sana çok güzel hediyeler sunuyor bazen. Onu asla terk etmeme izin vermiyor, çabalamama rağmen. Sanıyorum ipler onun elinde. Oyunculuk yönünden beni çok besliyor. Çünkü çok diri bir şehir burası… Rengârenk… Etrafına doğru bakmayı bilen her kişi için çok eğlenceli bir mekân. O yüzden terk etmek de zor, yaşamak da. Anadolu yakasına taşınıp biraz nefes almak istiyordum ama beceremedim. Yine Asmalımescit'te curcunanın tam ortasında devam ediyorum yaşantıma.