Osmanlı Sanatı Uzmanı olan aynı zamanda Vakko'da Herendt porselenlerin tasarımlarını yapan Serdar Gülgün, kendi kültürümüzü bırakıp tamamen Batı kültürünü yaşamanın hiçbir özelliği olmadığını, aksine bu kadar benzemenin “Tereciye tere satmak” olduğunu söylüyor ve ekliyor;
Ailemin Osmanlı sanatına merakı vardı ama hobi düzeyindeydi. Bana hep şöyle derlerdi; “Sanatla uğraş, hobin olsun ama başka bir iş de yap” Bunun bir hayat tarzı veya iş olacağını düşünmüyorlardı.
Eğer yaptığınız işte iyi iseniz zaten bir sistemin içine girmiş buluyorsunuz kendinizi. Bana hep sorulur: “Güzel bir ev yapmak için ne yapalım. Yastık mı, yoksa mum mu koyalım?” derler. Gidin kitap okuyun, müze gezin, zaten bir sanat gözü sizde oluşursa, seçtiğiniz yastık da iyi olacaktır. Osmanlı sanatı uzmanı olmak da böyle bir şey… Siz şahsi yatırımınızı yaptığınızda, doğruysa eğer sizin karşınıza zaten çıkar.
Beni onlardan belki de farklı kılan şey, bugünle de çok ilgili olmam. Amacım geçmişle bugün arasında köprü olmak. Geçmişin dilini bugünün diline çevirmek, yani bir tür tercümanlık. Aynı zamanda bir ayağım tasarımda olduğu için oradan aldığım ilhamı bugüne taşıyorum.
Hat sanatı ve kumaşları. Çünkü hat sanatını figürsüz olarak görüyorum ve soyut resmin atası olduğunu düşünüyorum. Nakış ve kumaşları da dekoratif açıdan önemli buluyorum.
Osmanlı evlerinde batıdaki gibi nizami bir anlayış yok. Serbest duran mobilya anlayışı hakim. Dahası bazı mobilyalar mimarinin parçası. Mesela sedirler... Başka bir eve uygulanamaz. Aslında Osmanlı iç mekanını mobilya değil, kumaşlar ve nakışlar oluşturuyor. Çok güzel yastıklar ve halılar var. Bu sayede pek çok adetin de izini sürüyorsunuz. Bohçalar, kahve örtüleri, kaftanlar gibi eşyalarla o günkü hayatla ilgili pek çok bilgiye ulaşıyorsunuz.
Tabii. Osmanlı dünyası kapalı bir dünya bu yüzden çok gizemli ve klasik buluyorum. Batı sanatı daha çok moda üzerine kurulu bir sanattır. Barok, Rokoko, Gotik, Ardeco gibi dönemlere ayrılıyor. Ama Osmanlı sanatında mevcudun mükemmelini elde etme çabası var. Bu da eşyaların klasikleşmesini sağlıyor.
Batı bize hareme bakış açısı koymuş ve biz oradan bakıyoruz. Biz de kendimize oryantalist bakış açısıyla yaklaşıyoruz. O dönemin resimlere baktığımızda dansözlerin oynadığı, padişah yan gelip yattığı, yemeklerin yenildiği, içildiği sefahat ortamı olarak tanımlanıyor. Bu hiç doğru değil.
Harem; padişahlara eş ve gelecek padişahlara da anne yetiştiren bir okul. Müzik, şiir, sanatın pek çok alanı ve güzel konuşmaya kadar bir çok eğitim verildiği yer aslında.
Entelektüel statü. İngilizler'in bir âdetiydi bu. 18. veya 19. yüzyılda üst düzey zenginleri, yani oryantalist dediğimiz kesim, İstanbul'a geliyordu. Geldiklerinde de mutlaka İstanbul manzarasının fonda gözüktüğü, Türk kıyafetiyle resim yaptırarak memleketlerine dönüyorlardı.
Bu şu demek oluyor; ben o kadar varlıklı, bilgili, kültürlü biriyim ki siz burada Londra da otururken kalktım, İstanbul gittim, gezdim, resmimi yaptırdım ve geldim. Bazı şeylere sahip olmak, o dönemlerde büyük bir statü sembolüydü, ama bugün onlara ulaşmak çok kolay.
Aslında günümüzle arasında adapte sorunu yok. Bu doğru yorumlama ve uygulama sayesinde oluyor. Mesela Osmanlı mimarisi son derece yatay çizilmiştir ve tanımlanmamış mekanlar vardır. Yani tam bir yatak odası ya da tam bir yemek odası yoktur. Yemek yenen yerde yatılabilir. Bugünün hayatına aslında çok uygun. Osmanlı desenlerindeki iki boyutluluk modernlik katıyor.
Bugünün hayatı onu gerektirmiyor. Bu prensibi hayatınızda bambaşka şekillerde de yerleştirebilirsiniz. Mesela bir misafirinize yemeğini sahanla ikram edebilirsiniz ya da bir siniyi orta sehpa olarak da kullanabilirsiniz. Üzerinde ille de yemek yemeniz gerekmiyor. Bir şekilde bugünün hayatına entegre edebilirsiniz.
Evimdeki gibi veya daha eski döneme ait talepler geliyor. Ben bu dekorasyonu apartman dairesine de uyguluyorum.
Ben taklitlere inanmayan biriyim. Ya orijinal bir Osmanlı parçasıysa onu ya da bugünün Osmanlı ilhamıyla ve yorumuyla yapılmış bir tasarım kullanırım. Mesela bir Osmanlı tahtını oymacıya yaptırmam.
Sedir. Daha çok insan oturabiliyor ve muhabbet etmekte daha uygun. Mesela şu anda büyük bir salonda olmamıza rağmen birbirimize bakarak rahatlıkla konuşabiliyoruz. Osmanlı mimarisinin özelliği bu. Mekanlar ne kadar büyük olursa olsun sıcak bir ortam oluşturulabiliyor.
Bir şeyi biriktirmeniz için çok da zengin olmanız gerekmiyor. Bu isterseniz bir köşe yazısını da, sıradan bir kibrit kutusu da olabilir. Entelektüel bir vizyon getirdiyseniz ve eğer bunların hepsi bir bütünse maddi değeri olabilir. Tek bir kibrit kutusunun kıymeti yoktur belki ama dünyanın çeşitli yerlerinden en ilginç olanları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan, sabır ve araştırmacılık maddi kıymete dönüşür. Öyle olmasa zenginler dünyanın en iyi koleksiyonerleri olurdu. Bunlar paradan daha ziyade tutkuyla olur. Gerçekten duruma hakimseniz, başkalarının paçavra olarak gördüğü bir 17. yüzyıl nakışı alıp, restore ederek duvarınıza asabilirsiniz.
Evet. 1860'lı yıllardan kalma bir av köşkü. Tarihte Macar Feyzullah Paşa köşkü diye geçiyor. Macar Feyzullah Paşa aslen bir Macar. Ama sonra Müslüman oluyor. Evi ilk aldığımda çok kötü bir vaziyetteydi, yıkılmak üzereydi. Dört yıllık bir restorasyonla bu hale geldi.
Hayır. Bugüne kadar kalmışlar şimdi ben bakıyorum benden sonra da başkaları bakacak. Eşyalar bizlerden daha uzun ömürlü oluyor. Bu evde yaşamaktan mutluyum ama diğer taraftan da büyük sorumluluk. Bakımlarına çok dikkat ediyoruz. Evin her şeyiyle kendim ilgileniyorum.
İki veya üç yüzyıllık.
Hayır, çok fazla evde durmuyorum. Çünkü gitmem gereken şantiyeler oluyor. Restorasyon projeleri, proje bazlı olunca da çok hareketli geçiyor.
Yoo… Zaten bu evde televizyon da var (gülüşmeler) Açıkçası zamandan soyutlanmayı doğru da bulmuyorum. “Siz o dönem de yaşasaydınız ne kadar mutlu olurdunuz” diyorlar. Hiç de memnun olmazdım.
Ben şimdiki hayatı çok seviyorum. Çünkü o dönemin zorlukları bugün yok. Sağlık, özgürlükler, hukuk düzeni… Benim istediğim bu devirde yaşayıp o devrin sanatından faydalanmak. Hiçbir zaman o devirde yaşamayı hayal etmedim. Zaten böyle bir bakışım olmadığı için köprü olabiliyorum.
Hiç anlamıyorum! Bu sadece bizim ülkemizde olan bir şey. Batıda bu tür bir kopukluk göremezsiniz. Geçmişle günümüz arasında bir geçiş vardır. Bu olduğu için de ayakta kalabiliyor. Devamlılık olduğu zaman eşya ve kültür rahatlıkla korunabiliyor.
Evet. Geleneksel Türk Sanatları'nda klasiğe dayalı eserler yapılıyor. Doğru ve güzel, buna bir itirazım yok. Sanat olduğunu düşünüyorum ama giderek zanaata doğru kaymaya başladı. Bugünden ilham alarak tasarımların yapılması gerekiyor. Osmanlı sanatı da artık çok popüler. Ama Osmanlı döneminin çok folklorikleşerek değil, daha elit olarak ele alınması gerekiyor.
Çok emin değilim.
Osmanlı dönenimin bitmesiyle birlikte yeni bir döneme geçildiği için böyle bir mesafe vardı. Ama değerlerimizi tekrar keşfediyoruz. Artık Türkiye de uluslararası olmaya başladı. Siz artık Batı'yı Batılı silahla vuramazsınız. Yemek yapacaksanız da misafirinizi Türk yemeğiyle ağırlamanız gerekir. Çünkü ancak kendi değerlerinizle uluslararası platformda yer alabilirsiniz.
Osmanlı döneminde renk çok kıymetliydi. Çünkü rengi sadece çok varlıklılar elde edebiliyordu. Bunun nedeni de renk elde etmek çok zordu. O yüzden bazı renkleri sadece padişahlar kullanabiliyordu. Statüyü de belirlediği için kullanmak bir ayrıcalıktı. Ama Endüstri devriminden sonra özellikle memleketimiz renklerden uzaklaştı. İnsanlar renkten korkar hale geldi. Halbuki renksizlik çok kötü.
Amacım bir Osmanlı renk envanteri çıkarmak değil, Osmanlı sanatından algıladıklarımı renklerle mekanlara taşımak oldu. Koleksiyon Lokum, Akide, Şerbet ve Kahve olarak dört ana gruptan oluşuyor ve isimleriyle de çağrışım yapan 16 alt renkten oluşuyor. Bunların içinde Kızılcık, Mürdüm Şerbeti ve Naneli Akide gibi çok canlı tonlar olmakla birlikte, Lokum ve Kahve serisinde pudralı ve pastel tonlar bulmak mümkün.
Hem asırlara meydan okuyup bugüne gelmiş lezzetler hem de Osmanlı deyince dünyada ilk akla gelen ve Osmanlı ile tüm dünyaya yayılmış tatlar. Hepsinin kendine has rengi, kokusu, tadı ve en önemlisi hikayeleri var. Osmanlı'yla ilgili unutulmaya yüz tutmuş birçok şey var. Bunlar da onlardan bazıları ve aslında günümüz hayatında da hala bir şekilde yer almakta ve elde edilmesi çok kolay. Ayrıca koleksiyonda Lale, Kündekari, Karanfil ve Nar'ın da aralarında olduğu toplam gibi oniki adet boyanabilir Osmanlı deseni var. Bu sembolleri bilinçli olarak seçtim. Çünkü geçmişimizin renk ve desenleri ile bugünün mekanlarına çağdaş bir Osmanlı esintisi getireceğini düşünüyorum.
Osmanlı'da renk kombinasyonlarında iki rengin yanyana geliş şekli kendine özgü. Bugünün moda anlayışına çok uyuyor. Bize hep; bej kahveyle; mavi, lacivertle giyilir denilir. Ama Osmanlı'da renklerin uyumu ezber bozuyor. Lacivertle kahverengi, bordo ile yeşil, mor ile kahverengiyi yan yana getirebilirsiniz. Birbirini boğar diyebileceğimiz renkler bir araya gelebiliyor.
Özel bir çaba olarak görmüyorum. Ben zaten İstanbul'da yaşıyorum ve çok yabancı dostum var. İstanbul çok sevilen de bir şehir aynı zamanda. Herkes buraya gelmek istiyor ve geldiklerinde de beni buluyorlar. Sonuçta bu şehri ve kültürü bilen bir insanım. Bana misafir olduklarında çok memnun oluyorlar, ben de memnun oluyorum. Çünkü çok ilham verici insanlar.
Elinizi kuvvetlendiriyor. Bir yabancının karşısına gittiğinizde duruşunuz bir başka oluyor. Ne kadar çok bilgiyle donanırsanız, hangi statüde olursanız olun gittiğiniz her ortamda duruşunuz bir o kadar daha sağlam ve saygıdeğer olur. Çünkü çok iftihar edilecek bir geçmişimiz var. Sonuçta nasıl davranırsanız öyle muamele görüyorsunuz.
Evet. Bunu yapmak için önce kişinin kendiyle gurur duyması ve değer vermesi gerekiyor. Her memleketin gurur duyacak çok şeyi var.
Çünkü globalleşme tuzağına düşmek üzereyiz. Bu öyle bir tuzak ki ona siz meylettikçe daha uluslararası olduğunuzu düşünüyorsunuz. Halbuki ne kadar benzerseniz benzeyin kıymetli olmamakla birlikte kötü bir kopya da oluyorsunuz.Yurt dışından İstanbul'a gelen bir kişi Türk kahvesi bu kadar meşhurken, neden Türk kahvesi içmek yerine dünyanın heryerinde ve hatta kendi ülkesinde rahatlıkla bulabileceği bir kahveyi içsin veya o kahveyi de yine heryerde bulabileceği ve yerel özelliği olmayan bir mekanda içsin. Bunun pek çok örnekleri var. Oturmanız, kalkmanız, konuşma üslubunuz çok geleneksel.
Türklüğümden iftihar eden biriyim. Türk adetlerinden de haberdarım ama bu devirde şöyle bir şey var; uluslararası bir insan olabilirsiniz, ama bunu yaparken kendi değerlerinizi kaybetmeden yapmak da mümkün. Zaten bu sayede başarılı oluyorsunuz. Hangi ülkeye nereye gidersem gideyim, dilime de sahip çıkarım, adetlerime, yemeğime de, müziğime de… Ben misafirlerimi Türk yemeğiyle ağırlıyorum. Türk sanat müziğini çok seviyorum. Bunlarla iftihar ediyorum.
Kontrast kalıyorum ve bununla da övünüyorum. Çünkü olması gereken de bu. Ben de seyahate çıkıyorum, tatil yapıyorum ama bu bayramımı, büyüğümü veya kabir ziyaretimi yapmama mani değil. Bu devirde ikisinin ortasını yaşıyoruz ve hepsi bir arada var olabilir. Yeri geldiğinde evimde Kenzo'yu da ağırlarım, arkadaşımın mevlidine giderim.






