Bernardo Bertolucci adlı yönetmen bozuntusunun mahvettiği bir hayat: Maria Schneider (1952-2011)

00:0020/02/2011, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Ali Murat Güven

“Düzen”i temsil eden her türlü yasa, kural ve geleneğe (yerini doldurabilecek herhangi bir somut önerme getirmeksizin) kuru kuruya karşı çıkmasıyla tanınan spekülatif yapımcı ve yönetmenimizSinan Çetin, gişede pek de iç açıcı sonuçlar elde edemediği son filmi“Kâğıt”ın bir sahnesinde, bürokrasiye karşı isyan bayrağını açmış genç kahramanına (aşağıda aktardığım İtalyan medenî hukuk kuralını küçümseyen bir tavır içinde) aynen şöyle dedirtiyordu:“İtalya''da, Maria ismini taşıyan kadınların fahişelik

“Düzen”
i temsil eden her türlü yasa, kural ve geleneğe (yerini doldurabilecek herhangi bir somut önerme getirmeksizin) kuru kuruya karşı çıkmasıyla tanınan spekülatif yapımcı ve yönetmenimiz
Sinan Çetin
, gişede pek de iç açıcı sonuçlar elde edemediği son filmi
“Kâğıt”
ın bir sahnesinde, bürokrasiye karşı isyan bayrağını açmış genç kahramanına (aşağıda aktardığım İtalyan medenî hukuk kuralını küçümseyen bir tavır içinde) aynen şöyle dedirtiyordu:
“İtalya''da, Maria ismini taşıyan kadınların fahişelik yapması yasaktır.”
İşte, dünya üzerinde yaşayan o milyonlarca
“Maria/Mary/Meryem”
den biri,
Maria Schneider
,
3 Şubat 2011 Perşembe
günü,
Paris
''teki bir hastane odasında
59
yaşında hayatını kaybetti. Bundan
7
gün sonra,
10 Şubat
''ta yine
Paris
''teki
Église-Saint Roch Mezarlığı
''nda kendisi için bir cenaze merasimi düzenlenen
Maria
''nın dermansız hastalıklarla iyiden iyiye yıpranmış bedeni ise törenin hemen ardından yakılacak ve külleri de vasiyeti üzerine
Güney-Batı Fransa
''daki
Biarritz
kentinde,
“Bakire Kayası”
(Rock of the Virgin) ismini taşıyan bir burun üzerinden
Atlantik Okyanusu
''na savrulacaktı.
“Sinema tarihi”
konusunda yüzeysel bilgilerin ötesine taşmış,
“klasik”
mertebesindeki filmleri bir yerlerden bulup izlemek suretiyle bu uçsuz bucaksız ummanda derin gezintilere çıkan sınırlı sayıdaki sinefil okurum haricinde, yazılarımı takip eden ezici bir çoğunluk için başlıkta andığım ismin herhangi bir özel anlam ifade etmediğinin farkındayım. Hele de
1972
yapımı
“Paris''te Son Tango”
yu izlememişlerse, onlara büsbütün yabancı gelecektir bu gayrımüslim isim…
Fakat, artık hayatta olmayan
Schneider
''in acıklı hayat hikâyesine ilişkin herhangi bir ön bilginiz bulunmasa bile, an itibarıyla bu durumun hiç bir önemi yok. Nasıl olsa, birazdan anlatacaklarım nedeniyle, O''nu hayatınız boyunca kolay kolay unutamayacaksınız.
* * *
Maria Schneider
, ya da nüfus kayıtlarındaki tam adıyla
Marie-Christine Schneider
,
27 Mart 1952
''de, o dönemin ünlü Fransız aktörlerinden
Daniel Gélin
ile Romen asıllı fotomodel
Marie-Christine Schneider
''in evlilik dışı ilişkisinden dünyaya geldi. Schneider kendisinden hamile kaldığında aktrist
Danièle Delorme
ile evli olan baba
Gélin
, damarlarında onun kanını taşıyan bu bebeği zerrece umursamadı. Öte tarafta, ikilinin yasak ilişkisi ve bebeğin varlığından kısa süre sonra haberdar olan bayan
Delorme
ise eşini terk edecek, hemen ardından da ondan boşanacaktı.
Hiç bir duygusal boyutu olmayan günübirlik bir beraberliğin meyvesi konumundaki
Maria
, aynı kentte yaşamalarına ve sonradan da aynı sektörde yer almalarına rağmen, başını kaşıyacak vakti bulunmayan (!) babasını hayatı boyunca toplam
üç kez
görme fırsatı elde etti. Onun kendisine yönelik duyarsızlığına cevap olarak da reşit olduğunda biyolojik babasınınkini değil,
annesinin soyadını
taşımayı tercih edecekti, bütün kaderi yalnızlık üzerine kurulu bu kadın… Dahası, babasına karşı hiç dinmeyen öfkesinin doğal bir sonucu olarak,
2002
''de hayata vedâ eden
Daniel Gélin
''in cenaze törenine de katılmayacaktı.
1970
''de
“Konformist”
adlı filmiyle iyi bir çıkış yakalayan ve aynı başarıyı bir başka spekülatif yapımla sürdürmeyi amaçlayan Marksist İtalyan yönetmen
Bernardo Beltolucci
onu ağına düşürdüğünde,
Maria
henüz
19
''unda, topu topu üç-beş filmde yan roller üstlenmiş gencecik bir oyuncu adayıydı.
Bertolucci
, dikkat çekici bir güzelliğe sahip, fakat sektörde tamamen sahipsiz durumdaki bu toy kızı, o sıralarda senaryosunun son rötuşlarını yapmakta olduğu
“Paris''te Son Tango”
daki
Jeanne
rolünde oynatmayı kafasına koydu. Bu
“hastalıklı aşk hikâyesi”
nin diğer tarafındaki erkeği ise Amerikan sinemasının o dönemdeki yaşayan efsanelerinden
Marlon Brando
''nun canlandıracak oluşu,
Bertolucci
''ye oyuncu seçiminde her türlü kaprisi yapma fırsatı tanımaktaydı. Kendisini büyük bir böbürlenmeyle her platformda
“ateist”
olarak tanımlayan kurt sinemacı,
Franco Arcalli
ile ortaklaşa yazdığı senaryonun içerdiği bütün sapkınca yaklaşımlara rağmen,
Brando
isminin de piyasadaki ayartıcılığıyla, sektörde yalnız başına oradan oraya savrulup duran yeni reşit olmuş
Maria
''yı sonunda bu karakteri canlandırmaya iknâ etti.
Hayatın her cephesinde iyiden iyiye kaşarlanmış Amerikalı seksopat işadamı
Paul
ile, hayattan tamamen izole edildiği bir evde adım adım onun cinsel kölesine dönüşen genç bir Fransız kızının -çekildiği döneme göre haddinden fazla cüretkâr bir erotizmle bezenmiş- ilişkilerini anlatan
“Paris''te Son Tango”
,
Bertolucci
''nin daha en başından beklediği gibi, yarattığı sansasyonlar sinemasal değerini kat be kat aşan parlak bir ticarî ürüne dönüşecekti. Film, vitrine çıkar çıkmaz ülkesi dahil bir çok ülkede ya yasaklandı, ya da büyük ölçüde kesilerek gösterildi. Hakkında dâvâlar açılan yönetmenin bu süreçte medya karşısında döktüğü timsah gözyaşları ise
Avrupa
ve
ABD
''de
“Paris''te Son Tango”
yu göstermenin ya da göstermemenin doğrudan doğruya
ülkelerin demokratlık sınırlarını belirleyen
bir ölçüte dönüşmesine yol açacaktı.
İkisi de anasının gözü birer sinemacı olan
Brando
ve
Bertolucci
,
“Tango”
nun setinde, filmin
“haz nesnesi”
rolünü biçtikleri
Schneider
''i tek kelimeyle bir
“et yığını”
gibi kullandılar. Genç oyuncu, zaman zaman hard-porno sınırına yaklaşan bu senaryonun kimi bölümlerinin kendisini ve kadın cinsini düpedüz aşağıladığını görerek itiraz etmeye kalkıştığında da her iki adam onu ustaca makasa alıp,
“yaptıkları şeyin bir yüksek sanat gösterisi olduğunu, yeryüzünde onun naz ettiği bu rolü üstlenmeye hazır milyonlarca kadının yaşadığını, bir kuş kadar aklı varsa itiraz etmeyi bırakıp kendilerinin yönlendirmelerine uymasını”
dikte ettiler. Filmin direkt
“tecavüz”
yaklaşımıyla çekilen bir sahnesinin hemen öncesinde,
“Bu hikâyede beni inciten kötü bir şeyler var. Menajerimi ve avukatımı arayıp onlarla konuşmak istiyorum”
dediğinde de yine olanca çenebazlıklarıyla
“bunun yalnızca bir film olduğunu, olayı büyütmemesini”
söyleyip onun insanî tepkilerini bastırdılar.
Genç
Maria
da yaşadığı bütün o örseleyici tecrübelere rağmen, insanoğlunda
“ahlâk”
denilen olguya inanmayan ve onu her fırsatta aşağılayan
Bertolucci
''nin kendisinin üzerinde denediği muhtelif manyaklıklara çaresizce boyun eğdi.
Film Avrupa kıtasında ortalığı kırıp geçirir ve hem
Bertolucci
''yi, hem de yapımcı-dağıtımcı tayfasını kısa sürede zengin ederken,
Schneider
ise iyi bir müzik, görüntü yönetimi ve
Brando
''nun varlığıyla allanıp pullanmış olan bu
“sado-mazo porno”
da oynamış olmaktan dolayı insan içine çıkamaz durumdaydı. Yönetmen ve Brando''nun tam bir işbirliği içinde oldukları o despot sette aylar boyunca âdeta
"genelevden kiralanan bir fahişe"
muamelesi görmüş olmaktan dolayı ağır anti-depresanlar kullanmaya başlamıştı.
Avuç avuç içtiği bu sakinleştirici tabletleri ise sonradan
esrar
,
marihuana
,
eroin
ve nihayet
kokain
takip edecekti.
“Büyük usta” Bertolucci
, kuzuyu kurdun önüne pervasızca savurduğu, üzerine gayet kalın bir
“sanatsal cilâ”
atılmış bu entel-dantel gösterinin hasadını ziyadesiyle toplamayı sürdürürken,
“bedenini sinemanın hizmetine hiç naz etmeden, en cesur şekilde sunan genç bir sürtük”
pâyesi kazandırdığı
Maria
''nın kapısı ise bu kez öncekinden çok daha beter bir yapım için, İtalyan porno yönetmeni
Tinto Brass
tarafından çalınacaktı.
Brass
, sapkın davranışlarıyla tanınan Roma imparatoru
Caligula
''nın -sözümona- hayatını anlatacağı
“Caligula”
adlı hard-porno düzeyindeki filmin başrol oyuncuları arasına
Schneider
''i de katmak için can atıyordu. Genç kadın, bu tarihsel hikâyede
Caligula
''nın kız kardeşi
Drusilla
''yı canlandıracaktı.
Ancak, henüz
“Paris''te Son Tango”
nun ruhunda yol açtığı travmaları atlatamamış durumdaki
Schneider
, yönetmenin çekimler başladıktan kısa bir süre sonra filme yaptığı iğrenç eklentileri görünce giderek isyan etmeye başladı.
Drusilla
, imparator ağabeyiyle ensest ilişkiler yaşayan bir karakter olarak, film boyunca neredeyse
giyinik görünmeye
fırsat dahi bulamıyordu! Nispeten daha az utanç verici bir kaç sahne çekildikten sonra sette sinir krizi geçirdi ve
Roma
''daki bir akıl hastanesine kaldırıldı
Maria
… Henüz
22
yaşındaydı, fakat ruhu ve bedeni daha şimdiden en az
50
yaşında bir insanınki kadar yorulmuştu.
İlerleyen günlerde, filmin onunla bitirilemeyeceği anlaşılınca, yönetmen
Brass
bu rolü büyük bir hoşnutsuzluk içinde İngiliz oyuncu
Teresa Ann Savoy
''a devretti ve
Schneider
de projeden tamamen çekildi.
Kapısını çalan her yönetmenin onu odak noktasında
“pornografi”
bulunan hikâyelerde
“iştah açıcı bir cinsel obje”
olarak kullanmaya çalışması
Maria
''yı tek kelimeyle çılgına çeviriyordu. Bu durumun yol açtığı duygusal çöküntüler,
1970
''ler boyunca
uyuşturucuların her türüne müptelâ olmasına
ve aralarda bir kaç kez de
intihara teşebbüs etmesine
yol açacaktı.
O sancılı dönemde kendisine karşı saygıyla yaklaşan ve doğru düzgün bir rol veren tek yönetmen, İtalyan sinemasının gerçek ustalarından
Michelangelo Antonioni
oldu.
Antonioni
,
Schneider
''i
"kalçalarına"
değil
"oyunculuğuna"
bakarak seçen ilk sinemacı olarak, ona başrollerini
Jack Nicholson
ile paylaşacağı
1975
yapımı
“Yolcu”
da çok önemli bir şans vermişti. Genç kadın da elinden gelenin en iyisini ortaya koyduğu o filmle bu büyük yönetmenin filmografisine parlak bir halka daha ekliyordu.
Maria
, meslek hayatının bundan sonraki bölümünde umutsuzca ikinci bir
Antonioni
daha aradıysa da böyle birini hiç bir zaman bulamadı.
70''lerin sona erdiği günlerde bir yandan uyuşturucu, depresyon ve intihar teşebbüsleriyle boğuşurken, öte yandan da iyiden iyiye bozulmuş olan ruh sağlığı onu yalnızca
erkeklerle
değil, aynı zamanda
kadınlarla
birlikte olmaya doğru sürükleyecekti. Kendisiyle yapılan bir röportajda,
“Ne zaman ortaya çıktığını bilemiyorum, fakat ben artık biseksüelim”
diyerek bu durumunu da dürüstçe itiraf ediyordu.
Sonrasında, bütün bir
1980
''ler,
1990
''lar ve
2000
''ler, sinemaya samimiyetle gönül vermiş,
“Tango”
dan,
“Caligula”
dan çok daha iyi şeyler ortaya koyabilmek için çırpınıp duran bu erken tüketilmiş kadın için hemen hemen yalnızca çıplak fotoğrafları ve cüretkâr film sahneleriyle hatırlandığı
"kayıp yıllar"
a dönüştü. Aynı süreçte, alkol-uyuşturucu bağımlılığı ve sık sık nükseden intihar eğiliminden kurtulabilmek için defalarca tedavi görmesine rağmen, kâh düzeldiği, kâh yeniden kötüleştiği, fakat hiç bir zaman o ilk gençlik yıllarının ritmini tutturamadığı, hem maddî hem de manevî açıdan son derece sıkıntılı bir hayat yaşadı.
Hayatının en güzel yıllarında
“sinema alanında büyük bir rehber”
diyerek dizinin dibine itaatle oturduğu
Bertolucci
ve aynı türdeki bazı adamlar, onu
“sette yaşananların kutsiyeti”
ne öylesine derinden inandırmıştı ki en az bir çeyrek yüzyıl boyunca kendisine mâlûm yönetmene ilişkin netameli konular sorulduğunda gıkını bile çıkarmayacaktı
Maria
… Ta ki
1990''ların sonlarına
kadar…
50
''sine merdiven dayamış, olgunluk çağındaki bir kadına dönüştüğü o dönemde ise yıllar yılı bu ağır baskılama nedeniyle beyninde hapsettiği acı hatıraları, kendisini bozuk para gibi harcayan adam ve kadınların kalpsizliğini, fırsatını bulduğu her medya organına usturuplu bir dille şikayet etmeye başlayacaktı. Söz konusu şikayetlerden en fazla payını alan kişi de hiç kuşkusuz ki yine
Bertolucci
''ydi. Onun kendisine
“Tango”
nun çekimleri boyunca söylediği süslü yalanları, başka herhangi bir popüler aktristin kabul edemeyeceği aşırılıktaki bütün o sahnelere kâh sette bağırıp çağırıp karizma gösterileri yaparak, kâh tatlı dilli laf cambazlıklarıyla kendisini nasıl iknâ ettiğini teker teker anlattı. Sırf o filmin bütün dünyada büyük tantana koparmasına neden olan
“tereyağı sahnesi”
nde yaşadığı tacizler bile, bu yapımın setinin nasıl da berbat bir porno mekânına dönüştürüldüğünü ve hukukî destek almaktan yoksun bırakılmış toy bir oyuncuya karşı ne denli ciddi suçlar işlendiğini kanıtlamaya yetiyordu. Böyle bir sahneyi çekeceklerini, sahnenin çekiminden yalnızca beş dakika önce öğrenmişti
Schneider
; fakat korkusundan
Bertolucci
''ye itiraz bile edememişti.
“Marlon ve Bernardo, ikisi o gün bana kameranın önünde düpedüz tecavüz ettiler ve ben bunu hiç kimselere söyleyemedim. Yalnızca bir köşeye sinip ağladım. Fakat, çekimden sonra ağladığımı gören iki adam da dönüp bir kere yüzüme bakmadılar bile. Çünkü benden alacaklarını almışlar ve işim bitmişti“
diyordu.
Ve filmi, aldığı ilaçların etkisiyle ayakta zor durduğu bir vaziyette tamamlayıp
“Tango”
nun setini terk ettiği günden hayatının son gününe kadar da
Bertolucci
ile bir daha hiç görüşmedi
Maria
... Öyle ki, onunla telefonda bile karşı karşıya gelmedi.
Oyunculuğunu lâyıkıyla ortaya koyabileceği parlak bir kariyerin peşinde delicesine koşturup duran, fakat pek namlı İtalyan rehberi sayesinde daha ilk yıllardan itibaren
“cilâlı pornoların cazibeli performansçısı”
na dönüşen bu talihsiz kadın, uzun süredir aradığı türden ağırbaşlı bir rolü,
Antonioni
''den sonra bir de
Franco Zefirelli
''nin
1996
yapımı
“Jane Eyre”
sinde bulabildi. Ki o da son derece sınırlı bir yan roldü, fakat böylesine küçük bir oyunculuk gösterisi bile beyazperdede saygıya değer bir şeyler yapabileceği noktasında yeniden umutlanmasına yetmişti. Fakat, bu saatten sonra umutları boşunaydı. Sektörde çok erken yıpratılmış bir yüz olarak, bu filmin ardından kadrosuna dahil edildiği yapımların büyük bölümü de yine önemsiz projelerden ibaret olmayı sürdürecekti.
Aynı zaman diliminde, festivalden festivale koşturup duran yüksek itibarlı yönetmenimiz
Bertolucci
ise,
Schneider
''in 1990''larda bazı Avrupa gazetelerine yaptığı suçlayıcı açıklamalardan sonra,
“İtiraf etmeliyim ki onu çekimlerde biraz zorlamıştım. Fazlasıyla tecrübesiz ve duygusal bir kızdı, ben de iyi bir film çekmek için hırs yapıyordum. Sanırım, bana o günlerdeki davranışlarımdan dolayı bir miktar kırılmış durumda”
diyerek, ateş olmayan yerden duman çıkmayacağını bir kez daha kanıtlayacaktı.
Maria Schneider
, 3 Şubat günü,
Paris
''te kanser tedavisi gördüğü o hastanede yaşından çok daha erken çökmüş ak saçlı bir nine görünümü içinde son nefesini verdiğinde, yanında, şâşâlı günlerinden tanıdığı hiç kimse bulunmuyordu. Baş ucunda yalnızca, uzun yıllardır birlikte takıldığı lezbiyen partneri vardı.
Bertolucci
onu hastalığı süresince hiç arayıp sormadığı gibi, oynadığı filmle kendisini yönetmenlikte şöhretin zirvesine çıkartan bu zavallı kadının cenaze törenine katılmaya da gerek duymamıştı. Ancak, her ne kadar
“vicdan”
gibi metafizik kavramlara inanmıyor olsa da bu trajik ölüm nedeniyle kapısını bir kez daha çalan gazetecilere,
“Onunla barışıp yeniden gönlünü alamadığım için çok üzgünüm. Hepimiz o günlerde gençtik ve bazı hatalar yaptık. Böylesine duygusal bir kadını hırpalamış olmaktan dolayı derin bir vicdan azabı içindeyim”
diyecekti.
Maria Schneider
, -pek muhtemeldir ki- haddi aşan bir sinema anlayışı tarafından tepe tepe kullanılmış ve izleyici tarafından da her santimetrekaresi ezberlenmiş durumdaki bedeninden tiksindiği için, o bedenin
"yakılmasını"
vasiyet etmişti. Şimdi artık külleri
Atlantik
''in sularında geziniyor.
* * *
Yıl, 2011
… Henüz
19
yaşındayken taze bedeni ve ruhu
“yüksek sanat”
a kurban edilen
Maria
artık yok… Onu, hayatının en travmatik tecrübesi saydığı
“Paris''te Son Tango”
da dibine kadar sömüren aktör
Marlon Brando
2004
yılında ölmüştü. Aynı şekilde, hayatı boyunca dehşetli bir yalnızlık içinde oradan oraya savrulmasına yol açan babası
Daniel Gélin
de
2002
''de...
Söz konusu dörtlüden geriye kalan tek kişi ise şimdilerde 70''li yaşlarını süren yönetmen
Bernardo Bertolucci
… Bu beyefendi de bir ayağı çukurda geçirdiği sınırlı zamanını tüketip -varlığına hiç bir zaman inanmadığı-
“öteki taraf”
a geçtiğinde, işte o zaman
“büyük hesaplaşma”
nın günü gelmiş olacak.
“Sanat sanat içindir”
,
“Sanat için her türlü ahlâkî eşik aşılabilir”
,
“Sanatta ayıp, günah ya da yanlış olmaz”
gibi safsataların, içi boş laf ebeliklerinin zerrece para etmediği, yalnızca
"bir tek otorite"
nin yasalarının geçerli olduğu o âdil mahkemede de insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en temiz, en lekesiz kadınının ismini taşıyan
Maria Schneider
, dünya hayatında yaşadıklarını eminim ki
bu kez hiç kimseden korkmadan, özgürce anlatacak
ve hak ettiği adaleti ilgili mercîden talep edecektir.
İşte o gün, o saat gelip çattığında,
Gélin
,
Brando
ve
Bertolucci
''nin yerinde olmayı gerçekten de hiç istemezdim.