İlk kısa filmini çekmeyen, "sinemasever" diye karşıma çıkmasın...

00:0010/11/2006, Cuma
G: 28/08/2019, Çarşamba
Ali Murat Güven

Yaz başlarında izleyip de hiç beklenmedik döküntülüğü karşısında kahrolduğum sözde "muhafazakâr bakışlı" bir yapımın ardından, bu köşeden yaptığım imdat çağrıları dört bir tarafa dalga dalga yayıldı ve en sonunda "Hilâl TV 1. Ulusal Kısa Film Yarışması"na dönüştü. Aylardır, elimizin kolumuzun uzandığı bütün mecraları kullanarak bu yarışmayı duyurmaya çalışıyoruz Türkiye''nin -yüreğinde ve beyninde sinema yapma potansiyeli bulunan- genç insanlarına…Hilâl TV Genel Müdürü Adnan İnanç''ın (ve bu arada

Yaz başlarında izleyip de hiç beklenmedik döküntülüğü karşısında kahrolduğum sözde "muhafazakâr bakışlı" bir yapımın ardından, bu köşeden yaptığım imdat çağrıları dört bir tarafa dalga dalga yayıldı ve en sonunda "Hilâl TV 1. Ulusal Kısa Film Yarışması"na dönüştü. Aylardır, elimizin kolumuzun uzandığı bütün mecraları kullanarak bu yarışmayı duyurmaya çalışıyoruz Türkiye''nin -yüreğinde ve beyninde sinema yapma potansiyeli bulunan- genç insanlarına…

Hilâl TV Genel Müdürü Adnan İnanç''ın (ve bu arada sevgili ağabeyimiz Mustafa İslâmoğlu''nun) depresif çağrıma hiç zaman yitirmeksizin dostça ses vermesiyle başlayan bu süreç, imkânsızlıklara aldırmadan, elbirliği içinde iddialı bir yarışma organize etmemizle sonuçlandı. Önce, beyin fırtınası şeklinde geçen bir kaç toplantı, ardından katılım koşullarının kaleme alınması derken, geride bıraktığımız haftalarda jüri üyeleri ve nihayet verilecek olan ödüller de teker teker belli oldu. Şu anda, yazar ve prodüktör kardeşimiz Gülşah Nezaket Maraşlı''nın liderliğinde, kanalda oluşturduğumuz özel bir birim, yurdun dört bir köşesinden gelen başvuruları derliyor. Bu ekip ayrıca yarışma için son derece cici bir de tanıtım filmi hazırladı. Hilâl TV izleyenler günün çeşitli anlarında söz konusu tanıtım filmine mutlaka rastlıyorlardır.

Amacımız, bu ülkenin tarihinde gördüğü en derli toplu, en saygın ve de kalıcı kısa film yarışmasının temellerini atmak. Ve elbette, böyle bir organizasyon üzerinden de ülkemiz sinemasının her zamankinden daha fazla ihtiyaç hissettiği yeni bir sinemacı kuşağının ortaya çıkıp kendisini göstermesine vesile olmak…

Genel koordinatörlüğü tarafımdan yürütülen yarışmada, jüri başkanlığı koltuğunu, kendisine yaklaşık kırk yıldır "millî sinema" bakışı adına çok şey borçlu olduğumuz sevgili ustamız Yücel Çakmaklı''ya teslim ettik. Onun yanısıra, kendisinden sonra gelen sinemacı kuşağının çok önemli bir temsilcisi olan yönetmen İsmail Güneş, ondan da sonraki kuşağın usta bir kalemi olarak Gerçek Hayat dergisi genel yayın yönetmeni ve yazar Murat Menteş, dört dörtlük bir sinema entelektüeli olarak çoğumuzun yetişip evrilmesinde emeği geçmiş olan eleştirmen ağabeyimiz İhsan Kâbil, reklâm sektöründen -aynı zamanda benim 1980''lerdeki kısa filmcilik serüvenlerimde de sıklıkla yer alan- prodüktör dostum Volkan Tuna ve Millî Gazete kültür-sanat sayfasının başarılı editörü Bünyamin Yılmaz kardeşimiz, jürinin belli başlı isimleri arasında… Organizatör konumundaki Hilâl TV ise bu ekipte iki değerli ismiyle temsil edilecek: Genel müdür Adnan İnanç ve genel yayın yönetmeni Hakan Sarıhan…

Jürideki bütün dostlarımızın kendilerine göre ilginç yönleri var. Ama bana göre İsmail Güneş, muhafazakâr tandanslı eski bir kısa filmci olarak bu yarışmada yer almasıyla, aslında çok eski bir hesabı da görmüş oluyor. 1980''lerin başlarında çektiği "Karanlık Bir Dönemdi" adlı filmiyle İFSAK''tan önce özel bir ödül kazandığını, ancak daha sonra -kadrosu solcu kardeşlerimiz açısından gayet zengin olan bu dernekte- "Yahu, bu herif gericiymiş" denilerek isminin o yıla ait bütün yarışma kayıtlarından çıkarıldığını çok iyi biliyorum. Hayatı boyunca olduğu gibi kısa filmciliğinde de sistemin jakobenleri tarafından alabildiğine mağdur edilmiş birinin, şimdi gençlere yardımcı olmak üzere böyle bir yarışmada yer alması bana son derece anlamlı geldi doğrusu…

Geçtiğimiz aylarda, meslek hayatımın en dramatik hatalarından birini yaparak jüri üyesi olma talihsizliğini yaşadığım, bu yüzden de kimi okurlarımın mesajları karşısında mahçup olduğum, ödül töreni bile hâlâ yapılamamış olan derme çatma bir kısa film yarışmasından sonra, duyduğum o öfkeyle şimdi elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum bu defaki yarışmada. İyi organizasyon, tatminkâr ödüller, kaliteli bir jüri ve tabiî ki görkemli bir ödül töreni… Öyle ki başka bir kentte yaşıyor olup da ödül kazandığında törene ve Hilâl''deki tanıtım programlarına katılmak üzere İstanbul''a gelip-gitme zorluğu yaşayabilecek, mâlî imkânları sınırlı genç yarışmacıların durumu bile düşünüldü bu etkinlikte. Onları bütün masraflarıyla birlikte bizzat organizatör kanal ağırlayacak. Böyle bir insanî duyarlılık da Türk kısa film yarışmaları tarihinde ilk kez gerçekleşiyor.

Büyük bir aksilik olmazsa, ödül törenini İstanbul''un en görkemli salonlarından Cemal Reşit Rey''de gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Tabiî, törenin Hilâl''de baştan sona kadar naklen yayımlanacağını vurgulamadan da geçmeyelim. Kanalın genel müdür yardımcısı, bu organizasyonda omuz omuza çalıştığımız aziz dostum Murat Yorulmaz, yarışmanın baştan sona kadar sorunsuz biçimde yürüyüp örnek bir kapanış gecesiyle sona ermesi için haftalardır hummalı bir çaba içinde koşturuyor.

Sözün özü, bizler sözümüzü tuttuk ve 2006 yılında sizlere ciddi bir yarışma kazandırdık. Eğer ki verdiğimiz bu mücadeleden sonra, her gün bol bol "Türkiye''yi kurtardığınız" o bekâr evlerinde üzerini is bağlamış çaydanlıklarınızın başından kalkıp da ödünç alınmış bir mini DV kamera ile beş dakikalık onur yüklü, irfan yüklü, inanç yüklü, bu toprakların değerleriyle barışık bir sinemasal öykü anlatamıyorsanız, "Ağabey ya, her alanı kuşatmış bunlar, soluk alamıyoruz, ne olacak bizim hâlimiz" falan diyerek karşıma hiç çıkmayın!


Çünkü, kültür ve sanat dünyamızdaki bu "fetret devri"ni aşmak için artık herkesin elini taşın altına sokması gerekiyor.

* * *

Bazı okurlarımız, gönderdikleri mesajlarda "Neden köşe yazılarınızı düzenli yazmıyorsunuz?" diye soruyorlar.

Bilenler bilir, ama ben yine de bilmeyenler için hemen cevaplayayım.

Meslek hayatım boyunca kendimi her zaman en öncelikli olarak "gazeteci" diye tanımladım; "köşe yazarı" olarak değil. Bundan da ötesi, gurur duyarak söylüyorum ki ben tamı tamına 20 yıllık bir "muhabir"im, yani bir "haberci"… Ama papağan gibi oradan buradan duyduğunu körü körüne tekrarlayan tatsız tuzsuz bir haberci değil, yazdığı haberi okurunun yararına yeniden biçimlendiren ve ona kendi değer yargılarını da katan sübjektif bir haberci. Evet, Türkiye''de her ne kadar polis memurundan emniyet müdürüne, mahalle bakkalından bakanına kadar istisnasız bütün kesimlerin gözünde, vahim bir hatayla "alt düzeydeki bir medya pozisyonu" olarak görülüp küçümsense de ben "haberci" olmaktan çok memnunum. Ülkemizde medya hakkındaki bir çok değerlendirme gibi, gündelik hayatta karşımıza çıkan muhataplarımızın muhabirliğe yaklaşımı da kökünden yanlış ve hastalıklı. Doğru bakışın ne olduğunu öğrenmek isteyenler BBC''ye, CNN''e ya da Deutsche Welle''nin yayınlarına bakabilirler. Ya da muhabirin "eserlerinin" batılı gazete ve dergilerdeki sunumuna…

Bu konuyu örneklemek için Watergate Skandalı''nı hatırlamak yeter de artar bile. 1974''de Richard Nixon''u koltuğundan Washington Post''un genel yayın yönetmeni ya da anlı şanlı köşe yazarları değil, "alelâde" görünümlü iki muhabirinin -Carl Bernstein ve Bob Woodward- haberleri etmişti.

Ben de sonuçta bir "köşe sevdalısı" olmadığım için, söyleyecek çok önemli bir sözümün olmadığı ya da söylemem gerekenleri film eleştiri yazılarının içinde ya da sayfadaki diğer haber metinlerinde dile getirdiğim haftalarda, ayrıca bir köşe yazısı yazmaya gereksinim duymuyorum.

Bu sayfanın titiz takipçilerinin çok iyi bildiği üzere, gazetemizin internet versiyonunda, alan açısından belli uzunluk ölçülerine bağlı olduğumuz baskılı nüshaya göre çok daha geniş kapsamlı ve zenginleştirilmiş bir içerik sunuyoruz sinemasever okurlarımıza. İnternetteki bu bölümlerde de sayfaya yansımayan daha bir dolu kelam ediyorum her hafta. Ki bana göre o bölümlerin hepsi kendi içlerinde bağımsız birer köşe yazısıdır. O yüzden, söylenmesi gereken sözlerin mutlaka dikey bir köşe yazısı tasarımıyla akmasına gerek yok.

Fakat, gelecek hafta çok büyük bir keyifle yazacağım köşe yazımı... Çünkü, 18 Kasım 2006 Cuma tarihinde yayımlanacak olan nüshamızla, benim yönetimimde yayın hayatına başlayan sinema sayfamız birinci yılını doldurmuş olacak.

Bir yıl öyle çok da kolay gelip geçmedi elbette… Bırakın sektörün genelini, câmiadan bir tek "gönüldaş meslektaşım"ın bile tek satırlık bir "Hayırlı olsun" mesajı göndermediği bu 365 günde, tavrımıza ve tarzımıza pek alışkın olmayan -eşcinselinden film distribütorüne, bakanlık bürokratından Ekşi Sözlük''teki hepsi bir örnek kesim solcu-hedonist tıfıllara kadar - yığınla kesimin öfke salvolarıyla boğuşup durduk.

Ama bu işler hep böyledir; şimdi de radyo-TV konukluklarından, izzetten ikramdan başımızı kaldıramıyoruz. Lezzetini pek beğenmeseler de sindirmeyi başardılar bu büyük lokmayı. Zaten yiyemedin mi bir süre sonra sevmeye başlarsın benim gibi sistemle uyumsuz adamları. Ya da en azından uğraşmaktan vazgeçip pes edersin.

Velhasıl, dostlarımıza da düşmanlarımıza da çok şeyler söyleyeceğim gelecek hafta…

Merakla bekleyin.