Bayramda da “biz” olabilmek

04:0019/03/2026, Perşembe
G: 19/03/2026, Perşembe
Ali Saydam

Yarın Ramazan Bayramı. Zihinlerde dolaşan tek soru: Nerede o eski bayramlar? Bu bayram, şekerlerin tadından ziyade ağzımızdaki o kekremsi yalnızlık tortusunu konuşalım. Tabii ki, aradığımız şey takvim yaprakları değil; yitirdiğimiz bir arada olma ruhu… Eksiğimiz; dedelerin, anneannelerin etrafında kenetlenmiş, sohbetin ve neşeli kahkahaların yükseldiği, sevgi ve saygıyla sarılı sofralar... Kuşakların birbirine değdiği, o güven ve dayanışma iklimi... Eskiden bayramlaşmak bir aidiyet nişanesiydi.

Yarın Ramazan Bayramı. Zihinlerde dolaşan tek soru: Nerede o eski bayramlar? Bu bayram, şekerlerin tadından ziyade ağzımızdaki o kekremsi yalnızlık tortusunu konuşalım.

Tabii ki, aradığımız şey takvim yaprakları değil; yitirdiğimiz bir arada olma ruhu… Eksiğimiz; dedelerin, anneannelerin etrafında kenetlenmiş, sohbetin ve neşeli kahkahaların yükseldiği, sevgi ve saygıyla sarılı sofralar... Kuşakların birbirine değdiği, o güven ve dayanışma iklimi...

Eskiden bayramlaşmak bir aidiyet nişanesiydi. Şimdilerde ise dijitalleşen dünyanın soğuk mesajlarına hapsolmuş. Oysa gönül, o sıcak bakışları ve neşeli tınıları arıyor.

Büyük aile sofraları küçülüyor ve tablo giderek hazinleşiyor. Ülkemizdeki doğurganlık oranı 1,48 çocuk seviyesine düşmüş. Yani nüfusun yenilenme düzeyi için kritik eşik olan 2,1’in oldukça altında. Bunun anlamı basit: “Çocuk yoksa aile büyüyemiyor; paylaşmayı bilmeyen, dijital ekranların arkasına saklanmış kuşaklar yetişiyor.”

Bu kuşatmayı kırmanın reçetesi ise, duygusal üretime yatırım yapmak…

Gençliğimizde imkânlar kısıtlıydı ama ruhumuz zengindi. Daha çok tiyatroya gider, sinemada film izler, roman okurduk. Müziği, bir kulaklığa hapsolup Spotify’dan tek başımıza değil, bir arada dinlerdik. Sanat, yalnızlığın panzehridir, insanı o bencil kabuğundan çıkarıp biz olmaya davet eder. Bir de; sık sık tekrarladığımız Brecht’in ünlü sözü var tabii: “Tüm sanatların tek bir amacı vardır; sanatların en yücesine hizmet etmek. Yaşama sanatına hizmet etmek.”

Bu çerçeveyi iyi çizemezsek, bizi birbirimize bağladığını iddia eden teknoloji, her birimizi kendi dijital adasına sürgüne gönderecek gibi.

Biz burada sosyolojik okuma yaparken, başımızı biraz öteye, gönül coğrafyamıza çevirdiğimizde ise manzara daha da ağırlaşıyor. Gazze’de, Lübnan’da, İran’da savaşın ateş hattında kalan kardeşlerimiz için bu bayram; bir ayakta kalma sınavı. Bombaların altında ne eski bayramların neşesi kaldı ne de bayramlaşacak bir aile... Onların bayramı kutlayamadığı, bir lokma huzura hasret kaldığı iklimde, bizim duygusal üretimimiz, ancak ve ancak sağlam bir vicdan muhasebesi ve empatiyle anlam kazanabilir.

Kendi içimizdeki dayanışma ruhunu canlandırmak için uzağa gitmeye gerek yok. Bazen en büyük duygusal yatırım, bir çocuğun yüzündeki tebessüme vesile olmaktır. Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV), tam da bu noktada devreye girmiş.

KAÇUV, “Hediyem Umut” projesiyle kanser tedavisi gören evlatlarımızın hayatına dokunuyormuş. Sadece tıbbi bakım değil; o çocukların psikososyal iyilik hâline, yani en çok ihtiyaç duydukları o ‘duygusal üretime’ destek oluyormuş.

Bir arada olduğumuzda ‘biz’iz ve ancak paylaştığımızda bayramı gerçekten yaşarız. İdrakin ve merhametin eşlik ettiği, huzur dolu bir bayram geçirmenizi dilerim.

Dijital ‘pusu’

Eskiden fotoğraf albümlerimiz vardı; sararmış sayfaların arasına sıkıştırılmış, sadece eşe dosta, akrabaya gösterilen mahcup ve mutlu kareler, bayram fotoğraflarımız...

Şimdilerde ise dünya dev bir sergi salonu. Eserler, beğeni sayısını artıracağı garantili nesneler hâline gelmiş çocuklarımız; yönetmenler ise akıllı telefonlarla her anı dijital dünyayla paylaşan ebeveynler.

Siber güvenlik kuruluşu ESET’in yayınladığı verileri okurken “Algı yönetimi ile hakikat arasındaki fark, tam da burada başlıyor” demekten kendimizi alamadık.

Mesele şu ki, çocuklarımızın fotoğraflarını paylaşarak yalnızca mutluluğumuzu paylaşmanın peşinde olabiliriz. Ancak, dijital dünya niyet okumuyor, oralarda iyi niyet ‘para’ etmiyor… O, sadece verimizin peşinde.

“Canım oğlumun okuldaki ilk günü” diye paylaşılan fotoğraftaki her detay, okul formasındaki arma bile siber zorbalar için bir navigasyon verisiymiş… O masum gülücük, müstehcen içerik oluşturmak için yapay zekâlı ‘nudifier’ araçları (fotoğrafları sahiplerinin rızaları olmadan ‘soyuyormuş’ gibi gösteren sahte görseller üreten yapay zekâ modelleri) için bir ham maddeymiş... Doğum tarihi veya okul adı gibi kişisel bilgileri içeren paylaşımları birleştirilerek kimlik hırsızlığı yapanlar ve çocuğunuzu çevrim içi olarak mağdur etmek için kullanan siber zorbalar ve troller de cabası…

Ve işte acı gerçek; çocuklarının fotoğraflarını, videolarını ve diğer içeriklerini sosyal mecralarda paylaşan ebeveynlerin oranı yüzde 75 imiş.

Bizim gibi, çocuklarımız da paylaşıyor ve unutuyorlar… Ancak internet asla unutmuyor, arşivliyor… Bir süre sonra çocuğumuzun yapacağı iş görüşmesinde, akademik kariyerinde ya da özel hayatında karşısına çıkacak dijital ayak izi bugünün bir anlık hevesiyle oluşuyor. İletişim profesyonelleri iyi bilirler; “Kontrol edemediğimiz mesaj, bizim değildir”. İnternete yüklediğimiz görüntü üzerindeki mülkiyet hakkımız da hukuken olmasa bile pratikte bizim olmaktan çıkıyor…

Bu durumun kaçınılmaz sonu ise ruh sağlığının alarm vermesi. ABD’deki 8. ve 12. sınıf öğrencileri üzerinde yapılan araştırmaya göre; 2010-2015 yılları arasında depresif belirtiler yüzde 33 oranında yükselmiş, aynı yaş grubundaki kızların intihar sayısı ise yüzde 65 oranında artmış. Bu oranın Batıda akıllı telefon, dolayısıyla sosyal medya kullanımının patladığı yıllara denk gelmesini tesadüf olarak açıklayamayız herhâlde...

Peki ne yapmak lâzım? Dijital güvenlik için alınması gereken önlemler hemen her yerde yayınlanıyor… Ancak en etkilisi; hiçbir teknolojinin değiştiremediği klâsik yöntemden şaşmamak sanki; ebeveynlerin örnek olması.

#Bayram
#Toplum
#Ali Saydam