
İlk yazım, ben henüz 18 yaşındayken, 2 Nisan 1980 tarihli günlük bir gazetede yayımlanmıştı ve altındaki imza bana ait değildi. Çünkü yazmaya başlamak benim için nasıl cesaret isteyen bir iş olduysa, yayımlamak da öyle olmuş ve arkadaşlarımın ısrarıyla postaladığım (!) bu yazının altına yine bir arkadaşımın adını koymuştum. Yazımın başlığını da o yılların en sevdiğim sloganıyla süslemiştim: "Savaşımız Vurguncu Düzenedir!"
Fakat gazetenin yöneticileri, başlığı değiştirmişler ve yazıda geçen bir hadîs-i şerîf''ten hareketle şu başlığı uygun görmüşlerdi: İşçinin alınteri kurumadan...
Böylelikle ilk yazım hem kendi imzamdan, hem de kendi koyduğum başlıktan mahrûm bir sûrette yayımlanmış ve fakat sonrasında (12 Eylül darbesiyle noktalanacak ilk ve isteksiz yazı hayatım boyunca) yazılarımı nasılsa kendi imzamla ve kendi koyduğum başlıklarla yayımlamayı başarabilmiştim. Kimbilir belki de gazetenin hassasiyetlerini dikkate almayı öğrenmiştim.
1985''de Fehmi Koru Millî Gazete''nin yeni yönetimini üstlendiğinde, ben de Yazıişleri''nde Ahmet Kot''un yardımcısı olarak işe başlamıştım ve Perşembe günleri "Gençlik" sayfasında -fırsat buldukça- bazı deneme yazıları yayımlıyordum. Belki esas işim olarak görmediğimden, belki de 12 Eylül''den bana miras kalan kimi tedirginliklerden yeterince sıyrılamadığım için, bu yazıların altına kendi imzamı atmayı tercih etmemiş, hatta müsteâr isimle yazmaktan hoşlanır bile olmuştum.
Çok uzun sürmeyen bu tecrübenin ardından, bir grup arkadaşla birlikte yazıyı kutsayan (!) bir derginin yayımına başlamıştık. Derginin asıl muhatap kitlesi, artık dünyaya aynı yerden bakmadığımız eski dâvâ arkadaşlarımızdı ve biz onlara güya dünya karşısındaki duruşumuzun değil, sadece dünya hakkındaki fikirlerimizin değiştiğini ilan ediyorduk. Bir yandan acı, ızdırap verici ve fakat o denli de zorunlu bir iç muhasebenin/murakebenin sesi olmaya çalışıyor, diğer yandan kendimizce keşfettiğimiz yeni dünyaların, yeni aşkların heyecanıyla hareket ediyorduk... Söyleyen değil, söylenen önemliydi ve bu nedenle ben yine müsteâr isimle yazıyordum. Üstelik, ilk sayılarda yazmaya hevesli dostların sayısı çok olduğu halde -ki içlerinden biri şimdi koca (!) bir Bakan- birkaç sayı sonra kendilerinden yazı alabileceğimiz kişilerin sayısı azaldı ve bu boşluğu doldurmak vazifesi de birkaç arkadaşın üzerinde kaldı. Anlayacağınız benim için istiâre-i ismiyye bu sefer zorunluluk olmuştu.
Yazı Dergisi''nin ardından müteferrik dergilerde yazdığım yazıları -bunların önemli bir kısmı ya kitap ya da çeviri eleştirisiydi- kendi ismimle yayımlamaya başlamıştım. Lâkin rahmetli babamın bana vermeyi tercih ettiği isim, okurlara o denli alışılmadık geliyordu ki bu sefer kendi öz ismim başkalarınca müsteâr olarak kabul edilir oldu. O yıllarda dergilere yazarların fotoğrafını koymak bid''atı (!) yaygınlık kazanmadığından, okurun muhayyilesi yegâne belirleyici idi ve okur okuduğu ismin müsteâr olduğuna inandığında artık yapacak pek bir şey yoktu.
Yeni Şafak''ta yazmaya başladığım ilk günlerde sevgili Mehmet Şeker, şaka yollu okurlara benim hem adımda, hem de soyadımda bulunan çok sayıdaki d-c-n harflerini doğru telaffuz edebilmeleri için bir dizi öneride bulunmak ihtiyacı hissetmişti. "İsminiz anlamı nedir?" suâline verdiğim cevap yıllardır hiç değişmedi: "İsimlerde mânâ aranmaz!" Mânâsı olan isimlerden söz edecek olanlara mukabelem ise, isim''le isimleşmiş sıfat arasındaki farkı öğrenmelerini tavsiye etmekten ibaret oldu.
Yakın zamanlarda Yeni Şafak''ta yazdığım iki yazı, bir yanlışlık eseri olarak, bu sütunu paylaştığımız sayın Ahmet Rıdvan''ın adıyla yayımlandı. İşin ilginç tarafı her iki yazı da Mehmed Âkif''in oğulları (ilki Emin Ersoy; ikincisi ise Tahir Ersoy) hakkındaydı ve dahası, Emin Ersoy hakkındaki yazıyı ertesi gün Akit gazetesinin "Ahmet Rıdvan" adıyla iktibas etmiş olmasıydı. Netice itibariyle bunlar da istek dışı istiârelerdi.
Böylesi aksilikleri yayın hayatının cilvelerinden saymaktan başka elden ne gelir? Nitekim rahmetli Abdurrahman Gürses Hocaefendi''nin vefatı sonrasında, İsmail Kara''nın çok önceden yazmış olduğu bir yazıyla -ki kendisi o sırada Rize''deydi-, hem hocaefendi''nin kendi elyazısıyla kaleme almış olduğu terceme-i hâlini, hem de Ali Rıza Sağman''ın 1950''de yazdığı bir değerlendirme yazısını gazeteye götürmüş ve heyecanla ertesi günü beklemeye başlamıştım. Sabahleyin acı acı çalan telefonu açtığımda, bir dostumun öfke dolu sitemleriyle karşılaştım ve hemen gazeteyi elime alıp sayfadaki fotoğrafa dikkatlice baktım. Haklıydı... bu müsteâr bir fotoğraftı. Çünkü sayfa editörü, Abdurrahman Gürses Hocaefendi''nin cenaze namazı fotoğrafı yerine, yanlışlıkla mafya babası Dündar Kılıç''ın cenaze namazının fotoğrafını koymuştu.
Kimse üzülmesin, hayat dahî bir istiâreden ibarettir!
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.