Davette üslup ve kavl-i leyyin meselesi

04:0019/08/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Faruk Beşer

Önce İslam'ı anlatmanın; tebliğ ve davetin, ikinci olarak da öteki ile ilişkilerimizin nasıl olması gerektiği konusunda, hemen hepimizin dile getirdiğimiz bir prensip vardır: İnsanlara Allah'ı ve O'nun dinini
Kavl-i leyyin, yani yumuşak sözle anlatma.
Kırıcı olmama, suçlamama, hakaret etmeme, bağırıp çağırmama, nazik ve kibar olma, gönül okşayıcı olma demek.


Bunun dayandığı dini esas Tâ-Hâ Suresinin 20/44. Ayeti kerimesi. Allah Hz. Musa'yı ve kardeşi Harun'u davet için Firavun'a gönderirken “

gidin ona yumuşak sözlerle anlatın, belki düşünüp kendine gelir

” buyurur. Burada anlatacak olan Ulül'l-azm peygamberlerden biri ve onun yine peygamber olan kardeşidir. Anlatacakları kişi de yeryüzünün en azgınlarından biri olan Firavun'dur. Bu şartlarda bile yumuşak bir davet üslubundan söz ediliyorsa, geriye kalan her yerde bu yumuşaklığın sürdürülmesi gerekir diye düşünülür.



Kendi şartları için bu elbette doğrudur. Ama ne anlatma ortamları ne de konuya değinen ayetler bundan ibaret değildir. O halde meselenin diğer yönlerini de bilmemiz gerekir.



Önce Kuranıkerim'in müsenna/simetrik, iki uçlu üslubunu hatırlamalıyız. Korku ümit, cennet cehennem, sevinme üzülme, savaş barış, züht servet gibi pek çok konuda Kuranıkerim ortama göre meselenin sadece bir ucuna değinen, öteki ucunu anlatan ayetler okununca da sanki birbirine zıt gibi görülen hükümler bildirir. Sadece bir ucuna bakanlar meselenin bundan ibaret olduğunu zannedip bütünü görmekte hataya düşebilirler. Sözünü ettiğimiz kavl-i leyyin meselesi de böyledir. Bunu da ancak meselenin her iki ucundan söz eden nasları bilmekle doğru anlayabiliriz.



Bu konuda böyle iki farklı ucun bulunmasının sebebi davet ya da tebliğ dediğimiz eylemin tek yönlü olmamasıdır. Karşınızda hep susan, dinleyen, size itiraz etmeyen, tepki göstermeyen, ya da hep aynı tepkiyi gösteren insanlar yoktur. Size bazen fikirle, bazen kaba kuvvetle karşılık verenler olabilir. İşte burada da İslam Hıristiyanlıktan ayrılır ve yüzünüze bir tokat atana öbür yüzünüzü de çevirmenizi istemez.



O halde meseleyi anlamaya şuradan başlayalım: Davetin ya da tebliğin aslında iki temel esası vardır:

Hikmet

ve

meviza-i hasene

. Bunu Nahl Suresi 16/125. Ayeti kerimesinden anlıyoruz: “

Rabbinin yoluna hikmetle ve meviza-i hasene ile çağır. Onlara da en güzel yolla karşılık ver...”


Hikmet

, eşyanın aslına uygun, muhkem, hükme bağlanmış ikna edici bilgidir. İlme ve akla birlikte hitap eder. Demek ki sen böyle muhkem bir bilgide muhatabını ikna edebilecek durumda olmalısın.

Meviza-i hasene

ise güzel öğüt demektir. Daha çok gönle ve duygulara hitap eden anlatımdır. Hayattan örnekler, benzetmeler ve ikna edici misaller içerebilir. Birincisi doğrudan akla, ikincisi ise duygular yoluyla sonuçta yine akla hitap eder. Bundan şöyle bir sonuç da çıkarabiliriz; aklı devre dışı bırakan bir davet olmaz.



Ayeti kerimede sözü edilen üçüncü esas davetin değil, davet yaparken karşılaştığınız tepkilere cevap vermenin, cidalin yani tartışmanın usulünü belirler. Bir başka ayeti kerimeden anlıyoruz ki, bu cidal yapılacak olan '

onlar

' öncelikle Ehlikitaptır. Onlar size itiraz edecek ve tepki göstereceklerdir. O halde onlarla cidal yapmak zorunda kalacaksınız, ama bunu da '

en güzel yolla

' yapacaksınız.



Yani ilk iki prensip İslam'ı anlatma, bu ise karşı fikri susturma metodudur. Peki, bu '

en güzel yol

' nedir? Bunun da yine bilgiye dayalı, iki taraf için de müsellem ve doğru önermelerle yapılan, kavl-i leyyin ile olan, hakaret, mugalata ve mirâ içermeyen üslup olduğu söylenir.



Mirâ

, hakikatin ortaya çıması için değil, mutlaka ben üstün gelmeliyim diye yapılan tartışmadır. Resulüllah Efendimiz mirâ yapmayı şiddetle yasaklamıştır. Çünkü mirâda akıl devreden çıkar, onun yerini nefis alır. Böyle olunca da mirânın bulunduğu bir tartışmada hakikat asla anlaşılamaz, herkes kendi hatasında sabitlenir kalır.



Bu sebeple İmam Şafii demiştir ki, 'ne zaman birisiyle bir konuda tartışmış olsam hep onun haklı çıkmasını istemişimdir. Çünkü böyle olunca ben iki defa kazançlı çıkarım: Birincisi, yeni bir şey öğrenmiş olurum. İkincisi, haklı çıkmakla gurura kapılma riskinden kurtulmuş olurum'. Ebu Hanife de oğlu Hammad'a Kelam tartışmaları yapmasını yasaklarmış. Oğlu, siz de aynı şeyi yapıyorsunuz diye itiraz edince Ebu Hanife'nin cevap şu olmuş: 'Biz tartışırken hakikati arıyoruz ve karşımızdakini suçlamaktan öyle korkuyoruz ki, sanki başımızın üstünde kuş var da uçacakmış gibi davranıyoruz. Ama bakıyorum siz hep üste çıkmak için tartışıyorsunuz. Bu mirâdır ve yasaktır'.



Bitmedi.


#Kavl-i leyyin
#Mirâ
#Nahl Suresi
#Meviza-i hasene