Elbette fakih değilim. Fıkıhtan kendime kadar anlıyorum. Dolayısıyla başlıkta yer alan bu deve dişi gibi 4 fıkhi kavram üzerine kalem oynatmaya cesaretim yok. Ancak memleketin maslahatını gözetecek izzetim olduğundan işin uzmanlarından af dileyerek bir şeyler yazacağım.
İslam Ansiklopedisi’nden öğreniyoruz “maslahat” kelimesinin anlamını: “Bir şeyin maksada uygun özellikte olması, fesadın zıddı, iyi, uygun, elverişli, yararlı, iyi olana ulaştıran…”
Bu tanımdan hareketle “maslahat gözetmek” kişinin kendisiyle ilgili bir işte kendi menfaatini, toplumla alakalı bir işte kamusal faydayı ve bir durumla ilgiliyse o durumun gerektirdiği faydalı sonucu gözetmesi manasına geliyor.
Menfaat de böylece tamam oldu galiba. Menfaat, kişinin kendi lehinde ve aleyhinde olanları biliyor ve buna göre davranıyor olması. Mefsedet ve mazarrat da bu iki kavramın tam tersi, haliyle.
Alın size bir ilke. “Yanlışın maslahatı olmaz.”
Alın size bir başka ilke: “Yanlış yöntemle doğru sonuca varılmaz.”
Alın size bir başka ilke daha: “Kem âlât ile kemâlât olmaz.”
Toplumsal faydanın ortaya çıkışı hususunda İslam aklı ile Batı aklını birbirinden ayıran en önemli husus yöntem meselesidir. İslam aklı “yanlış herhangi bir yöntemle doğru herhangi bir sonuca ulaşılmaz” derken Batı aklı “doğru sonuca ulaşmak için yanlış bir yönteme başvurulabilir” demektedir. Yani şöyle: “Doğru sonucun ortaya çıkması için yanlış bir yöntem kullanılması” İslam aklına göre haram, Batı aklına göre caizdir.
Anlaşılsın diye örnek vereyim: “Hitler’in çocukken öldürülmesi İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına engel olacaktıysa Hitler’i çocukken öldürmek caiz midir?” sorusuna İslam aklı “elbette değildir çünkü her çocuk fıtraten masumdur” diye cevap verecek, Batı aklı ise “muhtemel ölümleri ortadan kaldırmak için Hitler’i çocukken öldürmek uygundur” diyecektir.
Belki de Batı aklının tanrıcı-tanrısallık iddialı yaklaşımının tam altında yatan sebep budur. Ancak bu başka bir bahis.
İki somut mesele. Birincisi Azerbaycan’daki başörtüsü yasağı. Belli ki Azerbaycan bu yasağı belirli bir “maslahat”ı gözeterek yürürlükte tutuyor ve bu yasakla bir sonuç umuyor. “Menfaat” icabı da bu sonucun “kötü” olacağını düşünmüyordur elbette. Ama işte bu yasağın en baştan “yanlış” olması bu yasağı bir “maslahat gözetme” işi olmaktan kendiliğinden çıkarıyor. Belki de Azerbaycanlı yetkililer “yahu bir 10 yıl bu işi sürdürelim de sonra her şeyi kendi menfaatimize olacak şekilde düzeltiriz” diye bile düşünüyor olabilirler. Ne ki burada “menfaat” de yok, “maslahat” da yok. Sadece mefsedet ve mazarrat var. Bizim de itirazımız tam olarak buna.
İkincisi ise Hüdai Vakfı’nın fon meselesinde ortaya koyduğu net tavır ve yayınladığı bildiri. Burada kullanılan yöntem “emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker” yöntemi olduğu için son derece doğru. Bildiri özelde Türkiye’deki Müslümanların ve genelde tüm insanların menfaatini gözettiği için son derece yerinde ve ortaya çıkan sonuç da maslahata son derece uygun.
Hatırlayalım. “Maslahat gözetmek” adına yanlış yöntemlerin hepsini kullanan FETÖ köpekleri memleketin başına çorap üstüne çorap örmüşlerdi. Dolayısıyla Hüdai Vakfı’nın bildirisini türlü gerekçelerle itham etmeye çalışan kardeşlerimize dostane bir uyarım var. Hüdai Vakfı’nın bildirisi tam da “maslahatı gözetmeyen”lere karşı “maslahat ve menfaatin gözetilmesi, mefsedet ve mazarratın halli” odaklı bir teklif. “AK Parti’ye ve Reis’e yönelik” değil, tam tersine “AK Parti’den, Reis’ten yana” bir teklif.
İnşallah karşılık bulur. Çünkü yolumuz oradan gider. Müslüman olduğumuz ve İslam kaldığımız sürece bizim için bir başka yol yoktur.

