Türkiye’de hayatın ve yaşamanın giderek değişmeyen bir bedeli var artık. Yağmur yağarsa selden, birikimin varsa fondan, paran yoksa enflasyondan korkacaksın arkadaş. Birinde evini su basıyor, diğerinde hesabındaki para buharlaşıyor. Birinde belediyenin altyapısına, diğerinde devletin denetimine güveniyorsun. Sonra bir bakıyorsun ki her iki durumda da sana düşen aynı. Sabretmek, beklemek ve kendinle baş başa kalmak. Tedbir almanın pahalı, hesap vermenin zahmetli, sabretmenin ise bedava olduğu parçalı bulutlu bu havada Allah’a emanet yaşamanın tarif edilemez hazzını yaşıyoruz sırılsıklam.
İstanbul başta olmak üzere Kocaeli, Sakarya, Bursa ve Yalova’da yaşanan birinci geleneksel yüzyılın şiddetli yağışları, yine alıştığımız manzaraları gözler önüne serdi. Halatlarla karşıdan karşıya geçenler mi dersiniz, suya kapılıp yuvarlananlar mı? Suya sürüklenen evler ve araçlar zaten klasiklerimiz. Yüzme havuzuna dönen AVM’ler bir yanda, yağan yağmura ve altyapısız şehirlere inat kano yaparak durumu tiye alanlar bir yanda.
YAĞMUR MU FELAKET, ŞEHİRLERİMİZ Mİ HAZIRLIKSIZ?
Bu sorunun yanıtını aslında hepimiz sular seller gibi biliyoruz. Ancak soruyu her sağanaktan sonra mı sormalı yoksa yağmurdan önce mi hatta hiç sormamak mı lazım o kısmına çok emin değilim. Hadi diyelim yağmurun zamanını, şiddetini, hacmini her zaman kestiremiyoruz, ya hu mübarekler suyun nerede birikeceğini, hangi alt geçidi göle çevireceğini, hangi dere yatağının taşacağını da mı kestiremiyoruz. Kentleşeceğim, modern görüneceğim diye tüm şehri beton yığınlarına dönüştürüp suyun gideceği yerleri mi daraltıyoruz. Diyelim ki yağmurun sizin imar planlarınızdan haberi yok imar planı yapanların da mı yağmurdan haberi yok Allah aşkına. Ya da işin başına işin ehlini koymak yerine, işi ehline bırakmamakta ısrar mı ediyorsunuz.
Keşke tüm mesele sular altında kalan evler ve otomobiller olsa. İşine ulaşamayan çalışan, kepengini açamayan ve açtığına pişman olan esnaf, üretimi aksayan işletmeler, su altında kalan tarım arazileri... Hepsinin ayrı bir ekonomik faturası var. Kamu bütçesinden karşılanan altyapı onarımları, temizlik ve kurtarma harcamalarını saymıyorum bile. Çok övündüğümüz, her fırsatta vatandaşın gözüne gözüne soktuğumuz altyapı yatırımlarına rağmen, her şiddetli yağışın böylesine ağır bir ekonomik fatura çıkarması başlı başına büyük bir soru işareti. Madem altyapıya bu kadar yatırım yapıyoruz, neden her sağanakta aynı manzaralarla karşılaşıyoruz?
Peki, yağmurdan kaçıp paramızı güvenli bir yere koyabiliyor muyuz?
Orada da başka bir felaket bekliyor bizi; fon krizi. ASAL Araştırma’nın 4-10 Ekim 2026 tarihlerinde gerçekleştirdiği araştırmada katılımcıların yüzde 46,6’sı Türkiye’nin en önemli sorununu ekonomi, enflasyon ve hayat pahalılığı olarak görüyor. Fon krizini ilk sırada gösterenlerin oranı ise yüzde 16,5. Yani her altı kişiden yaklaşık biri için fon krizi ülkenin en önemli meselesi haline gelmiş. Araştırmaya göre katılımcıların yüzde 45,6’sı fon krizinden denetim ve gözetim kuruluşlarını, yüzde 24,7’si ekonomi yönetimini sorumlu tutuyor. Yüzde 19,9’u ise yüksek getiri için risk alan yatırımcıları işaret ediyor. Zararın kim tarafından karşılanması gerektiği sorulduğunda ise yüzde 68,8 fonlardan haksız kazanç elde edenleri gösteriyor. Vatandaş açıkça haksız kazanç sağlayanların hesap vermesini, denetim sorumluluğunun da görmezden gelinmemesini bekliyor.
Başka bir araştırmada ise krizin başka bir boyutu dikkat çekiyor. AREA Araştırma’nın Ekim 2026 sonuçlarında katılımcıların yüzde 59,4’ü fon yolsuzluğuna adı karışanlar hakkında gerekli soruşturmanın yapılıp ceza verileceğine inanmadığını söylüyor. Hükümetin ekonomi politikalarını başarısız bulanların oranı da yüzde 71,5. Ayrı bir parantez açıp iddia ediyorum “Hükümetin bir ekonomi politikası var mı? ya da “Hükümetin bir ekonomi yönetimi var mı? diye sorsa araştırma şirketleri sonucun ne olacağını size bırakıyorum. Demem o ki burada bir paradoks var olmayan ekonomi politikası nasıl oluyor da başarısız çıkıyor enteresan.
ZARARIN SAHİBİ BELLİ, SORUMLUSU MEÇHUL
Aslında sel felaketleriyle fon krizi arasında ilk bakışta görünmeyen güçlü bir bağ var. Görünmeyen derken, bizim gördüğümüz ama görmesi gerekenlerin bir türlü göremediği bir ortaklıktan söz ediyorum. Önleyici denetimin yetersizliği ve zarar ortaya çıktıktan sonra başlayan bitmek bilmez sorumluluk tartışmaları... Sel olduğunda dere yatağına yapılaşma iznini kimin verdiğini, fon battığında denetimin neden işlemediğini konuşuyoruz. İyi de arkadaş, belediyenin görevi yalnızca sel bastıktan sonra suyu tahliye etmek, düzenleyici kurumun görevi de fon battıktan sonra açıklama yapmak olamaz herhalde, değil mi?
Vatandaşın beklentisi de çok büyük değil aslında. Yağmur yağdığında evini su basmasın, tasarruflarını değerlendirdiğinde dolandırılmasın, zarar gördüğünde ise belirsizliklerle dolu bir sürecin içine itilmek yerine karşısında hesap verecek bir muhatap bulsun istiyor. Hepsi bu kadar. Ha, bir de arada kendi kendine “Biz gerçekten felaketlerle mi mücadele ediyoruz, yoksa önlenebilecek felaketlerin sonuçlarına katlanmayı mı öğrendik?” diye soruyor.
Bizde kış geliyor.

