Son altı haftada İbn Arabî ve İbn Teymiye hakkında yazılar kaleme aldık. İlk iki yazının başlığı “İbn Arabî mi Haklı İbn Teymiye mi?” şeklindeydi. Bu iki yazıda tasavvuf tarihinin en önemli ismiyle selefîlik tarihinin en önemli isminin fikir ayrılıklarının kökenine ve sebeplerine dair değerlendir-melerimizi özetle aktarmaya çalıştık. Sonra da “İbn Arabî ve İbn Teymiye’yi Birlikte Hazmedebilmek” başlığıyla dört yazı kaleme aldık. Bu dört yazıda temel amacımız şuydu: Bu iki âlimi birlikte kucaklayabilen onların fikirlerini birlikte hazmedebilen, birine bariz şekilde meyilli olsa bile diğerinin de en azından ilmî otoritesini ve iyi niyetli bir Müslüman olduğunu kabul eden âlimlerin var olduğunu göstermek. Buradan hareketle en önemli beklentimiz, okuyucuda şu kanaatin belirmesiydi: Demek ki bu iki âlimin görüşleri arasındaki ihtilaflardan çatışma ve gerginlik üretmek zorunlu değilmiş. Demek ki tarihimizde bu iki âlimin fikirlerini bir çatışmaya dönüştürmeden ele alabilen âlimlerimiz olmuş; demek ki selefîlik ile sûfîlik arasında ihtilaflar, çatışmaya dönüştürülmeden de konuşulabiliyormuş. Şunu tüm samimiyetimle ifade edeyim ki bu yazılarımız birkaç okurumuzda bu konuda sağlıklı bir bakış açısının oluşmasına katkı yapmışsa dünyam ve ahiretim adına kendimi bahtiyar hissederim.
Bundan sonraki birkaç yazıda “İslam’ın yorumu olan bu iki düşüncenin günümüzdeki temsilcileri arasındaki gerginliği hafifletmeye yönelik neler yapabiliriz?” sorusunun cevabını birlikte düşüneceğiz inşallah. Başlıkta özellikle “nasıl hafifletebiliriz” diyerek sorumluluğu “biz”e yükledim. Zira her birimizin bu noktada yapacağı mutlaka bir şey vardır. En azından kendimizden başlayarak bu konudaki duruşumuzu doğru bir şekilde belirleyerek vazifemizi yerine getirebiliriz.
Bugünkü yazımız, bizzat yaşadığım bazı hadiseler üzerinde olacak. Bu hatıralarım, bu konunun ehemmiyetini ve hassasiyetini göstermenin yanı sıra fakirin bu mesele hakkında niçin yazılar kaleme alma ihtiyacı hissettiğini de açıklayıcı mahiyette olacak. Şöyle arz edeyim: Aile muhitim itibarıyla tasavvufî çevrelere, görüşlere ve uygulamalara çocukluğumdan itibaren âşinâ oldum; sûfîlere karşı derin bir muhabbet besledim, tasavvufî düşünceyi özel okumalarımla ve derin bir merakla anlamaya çalıştım. Tasavvufun kendi içindeki yorum ve uygulama farklılıklarını mümkün mertebe yaşayan sûfî gruplar üzerinden gözlemlemeye çalıştım. Mevlâma sonsuz şükürler olsun ki hiçbir zaman hiçbir mezhebin, meşrebin veya ekolün mutaassıbı olmadım. Daima “esasa taalluk etmeyen ihtilafları” fikrî bir zenginlik olarak değerlendirdim. Bu sebeple sûfîler dışındaki farklı dinî grupları ve anlayışları da samimi bir tecessüsle anlamaya çalıştım. 2000 yılında Marmara İlahiyat’tan mezuniyetimi müteakip dil eğitimi için yaklaşık bir yıl Cambridge’de bulunmuştum. İşte orada selefîlik denen düşünce ile yoğun bir şekilde temas etme durumu hâsıl oldu. Zira 11 Eylül olayının öncesinde Batı’da selefîlik en yaygın ve hâkim İslâmî mezhepti. Bunun en önemli sebebi selefîliği benimseyen Körfez ülkelerinin maddî desteğiydi.
Orada, Cambridge Üniversitesi’nde okuyan gönlü Allah ve Resulullah muhabbetiyle dolu, hadislerin okunup anlaşılması ve ilk nesillerin usulünü izleyerek hayata tatbik edilmesi üzerine inşa edilmiş bir İslam anlayışına sahip mutedil selefî olan çok güzel Müslümanlarla karşılaştım. Bendeniz “onların tanımladığı şekilde” selefî olmadığım hâlde onlarla güzel dostluklar kurduk; pek çok fikrî müzakereler yaptık. Ancak aynı üniversitede okuyan ve kendilerini “selefî” olarak tanımlayan bir grup daha vardı ki bunlar kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları Müslüman olarak görmüyor, onlarla birlikte hiçbir ortak çalışma yapmıyordu. Cuma namazı şehirde büyük bir spor salonunda kılınıyordu; fakat onlardan hiçbiri gelmiyordu. Cuma namazını üniversitenin bir odasında kendi aralarında kılıyorlardı. Buradan çıkardığım ilk ders şuydu: Demek ki selefîliğin içinde mutedilinden tekfircisine çok farklı gruplar var.
Kendileri dışındakileri Müslüman olarak görmeyen dışlayıcı ve tekfirci selefîliğin ne kadar zararlı olduğunu gösteren birkaç hatıramı paylaşmak isterim. Bir gün Cambridge Üniversitesi’nin “prayer room (mescit)” adıyla Müslüman öğrencilere tahsis edilmiş olan bir odasında üç arkadaşımla birlikte ikindi namazının girmesini bekliyorduk. Namaz vakti girince onlar benim hafız ve İlahiyat mezunu olduğumu bildikleri için imamlığa geçmemi istediler. Bendeniz de nezaketen “Siz buyurun.” Dedim. Biz bunları konuşurken içeriye bir genç girdi. Uzun sakallı ve paçaları sıvalı oluşundan selefî meşrepli olduğu belliydi ve tanımadığımız bir arkadaştı. Muhtemelen kendisi az önce bahsettiğim dışlayıcı ve tekfirci gruptandı. Biz aramızda birbirimize “İmamlığa sen buyur; sen daha layıksın.” şeklinde nezaketli ifadeler kullanırken, bizim bu konuşmalarımızı duymasına rağmen hiç istifini bozmadan mihraba geçti ve “Kametleyin!” dedi. Biz şaşıp kalmıştık. Arkadaş muhtemelen bizim itikadımızdan emin olamadığı (!) için bizim arkamızda namaz kılmak istememiş, imamlığa kendisini layık görmüştü. Bunu da pek nazik (!) bir şekilde yapmıştı.
Buradan çıkardığım ders şuydu: Dışlayıcı selefîlik, insanda çok kötü bir itikadî kibir meydana getiriyor.
Bir başka acı hatıram da şu: Aynı mescitte küçük bir kitaplık vardı. Bu kitaplıkta çoğunluğu selefî arkadaşların koyduğu kitapların yanı sıra Gazzâlî’nin, Mevdûdî’nin, Ebu’l-Hasan Nedvî’nin kitapları da vardı. Bir gün mescide girdiğimizde selefî yazarların kitapları dışındaki tüm kitapların yırtılarak mescidin çöpüne atıldığını gördük. Sebep belliydi: Bu kitaplar şirk ya da bidat içeriyordu (!)Buradan çıkardığım ders şuydu: Dışlayıcı selefîlik, kendinden başka hiçbir dinî yoruma tahammül edemiyor, bu yorumların yaşamasına izin vermiyor.
Bir başka üzücü hadise de şu: O zamanlarda Cambridge’deki tek cami Ebubekir Camii idi. Bu caminin, Abdurrahman isminde selefî olmayan Bangladeşli yaşlıca bir imamı vardı. Bir gün duyduk ki bu tekfirci gruptan iki kişi bu imama gelip “Allah nerede?” diye sormuş. Hoca da onların niyetlerini bildiği için “Bilmiyorum.” deyip geçiştirmiş. Sonra bu güruh bir anda şöyle bir şayia çıkardı: “Bu imam Allah’ın semada olduğuna itikat etmiyor. İmanı sahih olmadığı için bunun arkasında namaz kılınmaz.” Öyle büyük bir fitne çıktı ki şehirdeki tüm Müslümanlar rahatsız oldu, insanların tadı kaçtı; hatta neredeyse kavga çıkacaktı. Bunun üzerine Londra’dan kendisi İngiltere’nin en tanınmış selefî hocalarından olan ve o günlerde İngiltere İslam Konseyi başkanı olan Suhayb Hasan Hoca bu radikal grupla görüşüp ortalığı yatıştırmak için Cambridge’ e geldi, bizim kaldığımız öğrenci evinde üç gün kaldı. O grupla üç gün boyunca görüşerek meseleyi suhuletle halletti. Buradan çıkardığım ders şuydu: Dışlayıcı selefîlik, Müslüman toplumlarda çok derin gerginlikler ve çatışmalar çıkarma potansiyeline sahip tehlikeli bir anlayıştır.
İşte Cambridge’de yirmi bir yaşında İlahiyat’tan yeni mezun olmuş bir genç olarak yaşadığım bu hadiseler bendenizde aşırılığa kaçan selefîliğin ne kadar zararlı ve tehlikeli bir bela olduğuna dair derin bir iz bıraktı. Bununla birlikte tüm selefîlerin aynı kefeye konulmaması gerektiğini ve aşırılıkların kaynağının cehalet ve taassup olduğunu da görmüş oldum. Zira tekfirci selefîlerin hata yaptığını kendilerine anlatmak için gelen hoca da Suudi Arabistan’da en önemli selefî âlimlerden ders almış bir selefî idi.
Son olarak şu olguyu paylaşayım. O günlerde selefî olan Cambridge’deki arkadaşlarımın neredeyse tamamı zamanla selefîliği terk etti Bunu bir anekdot ile örneklendireyim. O yıllarda Cambridge Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okuyan Nedim adında selefî meşrepli, ama görüşlerinde mutedil ve çok samimi Müslüman olan bir arkadaşım vardı. Kendisini çok severdim, zaman zaman buluşur ve dinî meseleler etrafında konuşurduk. Aradan yıllar geçtikten sonra Nedim ile İstanbul’da buluştuk. Eski günleri yad ederken selefîlikten söz açılınca “Geçen sene Cambridge’de Dr. Ömer ile karşılaştım. Artık selefî olmadığını söyledi.” dedim. (Ömer de Nedim ile aynı yıllarda tıp okumuştu). Nedim “Ben de ayrıldım selefîlerden.” dedi. Sebebini de şöyle izah etti: “Öyle oldu ki her bir selefî grup neredeyse kendi dışındaki selefîleri dahi tekfir etmeye başladı; küçük gruplara bölünüp iyice marjinalleşti. Bana da artık bu sığlığı terk etmek düştü. Ayrıca Tehânevî’nin “İ’lâu’s-Sünen” isimli (Hanefî fıkhının delil aldığı hadisleri gösteren 15-20 ciltlik çok hacimli) eserini okuyunca selefîlerin iddiasının aksine Hanefî fıkhının hadislere aykırı olmadığını; bilakis hadislere dayandığını görünce Hanefî olmaya karar verdim.

